Dolaylı Öpücük


Monika İle Bir Yaz (Sommaren med Monika, Ingmar Bergman, 1953) filminin bu sahnesinde, Harry (Lars Ekborg) Monika’ya (Harriet Andersson) sigara uzatır ve yakar. Ardından ağzındaki sigarayı Monika’nınkine yaklaştırır ve ‘mangallar’. Sahneyi sinema tarihinin unutulmazları arasına sokacak olan, ‘hukukiheteroseksüelmonogami’den din kurumuna her şeye meydan okuyan Monika’nın kameraya dönüp biz izleyicilere uzun uzun bakmasıdır. Yönetmen  Bergman’a göre seyriciyle “doğrudan ve pervasızca” ilişki kuran bu ilk sinema sahnesi, özyansıtmacı (self-reflexive) bir vurgu olarak tartışılır ve göndermede bulunur.

Ancak, bizim konumuz sinemada dördüncü duvarın kırılması değil, “dolaylı öpücük”: Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, yiyecek ya da içecek ikramı aracılığıyla sevenlerin dudaklarını birbirlerine değdirmeden öpüşmesi… Bu tarz tükürük damlası paylaşımının romantize edilmesi aslında çok eski dönemlere ait. Ovid, sevilen varlığın kadehinden içmenin mahremliğinden dem vuruyor.

Arzunun bu yolla stilize edilmesine sinemada da çokça rastlanıyor. Kara Dul’da (Black Widow, Bob Rafelson, 1987) Theresa Russell’ın Debra Winger’a kendi dalış tüpünden hava vermesi ya da Harry Potter ve Ölüm Yadigârları’nda (David Yates, 2010) Hermione’nin Harry’nin şişesinden kaymak birası içmesi ve Ron’un şüphelenmesi akla gelen örneklerden bazıları. Dolaylı öpücük anime ve mangada da oldukça yaygın.

Bu fiziksel teması yeniden aklıma düşüren geçtiğimiz günlerde izlediğim Zindagi Na Milegi Dobara (Hayata ikinci kez gelinmez, Farhan Akhtar, 2011) oldu. Filmin bir sahnesinde, Laila’dan dalış dersleri alan Arjun (Kara Dul’u andırır biçimde) onun borusundan hava çekiyor. Aslında, Hint sinemasında yakın döneme kadar geçerli olan sansür kodları arzunun bu yolla bastırılmasını zorunlu kılıyordu. Salman Rüşdü’nün Geceyarısı Çocukları kitabının kahramanı Salim Sina, dolaylı öpücük geleneğinin nasıl doğduğunu şöyle kurgular:

Pia razı olmuştu; yarısı Homi Catrack yarısı da D. W. Rama Stüdyoları (Pvt.) Ltd tarafından finanse edilen Hanif’in ilk filminde başroldeydi – filmin adı Keşmir Âşıkları’ydı; yarış müptelalığına denk gelen günlerden birinde Emine Sina filmin galasına gitti. Muhterem Valide’nin sinema nefreti yüzünden annesiyle babası gelmediler çünkü Adem Aziz artık onunla mücadele edecek gücü kendinde bulamıyordu – Mian Abdullah’la birlikte Pakistan’a karşı savaş verdiği halde, karısı ülkeyi övdüğünde de onunla münakaşaya girmiyor, sadece geri kalan son güç kırıntısıyla Pakistan’a gitmemek için ayak diretiyordu – ama kayınvalidesinin yemekleri sayesinde kendine gelen fakat sürekli onunla yaşamaktan da pek memnun olmayan Ahmet Sina ayağa kalkıp karısına eşlik etti. Hanif, Pia ve filmin erkek artisti, Hindistan’ın en başarılı “esas oğlanlarından I. S. Nayyar’ın yanındaki koltuklarına oturdular. Henüz bilmeseler de bir yılan pusuda bekliyordu… ama önce Hanif Aziz’in filmin tadını çıkarmasına izin verelim; çünkü Keşmir Âşıkları dayıma kısa da olsa gösterişli bir zafer anı yaşatacaktı. O günlerde esas çocuklarla başkadın oyuncuların perdede birbirlerine dokunmasına izin verilmiyordu, nedeni de memleket gençliğini kötü yola sevketme korkusuydu… ama Âşıklar başladıktan otuz üç dakika sonra gala izleyicileri şaşkınlıkla mırıldanmaya başladılar çünkü Pia ve Nayyar öpmeye başlamışlardı – ama birbirlerini değil bir şeyleri.

Pia, boyalı dudaklarının zengin dolgunluğuyla bir elmayı öpüp Nayyar’a uzattı; Nayyar elmanın öteki yüzüne erkeksi tutkulu ağzını dayadı. Dolaylı öpücük adı verilen şeyin doğuşuydu bu – şimdiki sinemamızdaki bütün fikirlerden çok daha incelikli bir fikirdi bu; özlem ve erotizm doluydu! Pia ve Nayyar’ın aşkları, arka plandaki Dal Gölü ve buz mavisi Keşmir göğü önünde, pembe Keşmir çayının içildiği bardaklara kondurulan öpücüklerle kendini ifade ederken, sinema izleyicileri (şimdilerde, bir çalının arkasına genç bir çift girdikten sonra çalı gülünç bir biçimde sarsılmaya başlayınca coşkuyla neşeleniyorlar – işte bu kadar düştük) perdeye mıhlanmış gibi izliyorlardı; Şalimar çeşmeleri yanında oyuncular dudaklarını bir kılıca bastırıyorlardı…

Salman Rüşdü, Geceyarısı Çocukları, İstanbul: Metis, 2000, çev. Aslı Biçen

Yeşilçam, arzunun temsili konusunda Hint sinemasına oranla daha cesur olmasına karşın, malum nedenlerle mahrem yakınlaşmalara yer vermez. Bunun yerine sevişmeler doğa manzaralarına yapılan ani kesmelerle ima edilir. Ancak, bu konuyu başka bir yazıya bırakalım.