“Orta ikiden ayrılan çocuklar için şiirler”

400 Darbe (François Truffaut, 1959)

 Gazeteden evden kaçan çocukların kayıp ilanlarını keser, yüksek sesle okurdu. İlanlardaki kayıp çocukların silik fotoğraflarına bakardık. Sanki bu fotoğrafları çeken fotoğrafçı da çok fakirdi. Bu ana babalarının kayıp ilanı verdikleri çocuklar ortaokulluydular. Genellikle erkek çocuklardı… Oğlum annen hasta. Yalvarıyoruz eve dön. Sana kızmayacağız… Ece, kayıp çocukların intihar haberlerini de gazeteden keserdi. ‘Bu fakir çocukları’ derdi, ‘orta ikiye kadar okurlar, orta ikiyi okumayıp okuldan kaçarlar. Orta iki bu çocukların çoğunun intihar yılıdır.

‘Emine’ Sevgi Özdamar, Kendi kendinin terzisi bir kambur, İstanbul: YKY, 2007, s. 17.

Tıpkı barfikste büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.

Walter Benjamin,  “Geri Dön! Her şey affedildi”,  çev. Nurdan Gürbilek ve Sabir Yücesoy, Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis, 1995, 2. Basım.

Doğu’yu yitirmek

Kolkata

 

“Ülkeler de kitaplara benzer. Kitaplara ve insanlara. Onlarda aradığımız buluruz,” diyor Cemil Meriç. Meriç’e göre, Osmanlı aydını tam da bu nedenle Hindistan’a yalnızca egzotik bir ülke olarak bakmış ve onu kavrayamamıştır. Bugün de, Hindistan’a bakışınız onda ne aradığınızı bağlı olarak değişebilir. Farklı dinler ve kültürlerin birarada yaşadığı egzotik bir toplum ya da yoksul ve pis bir üçüncü dünya ülkesi portresi çıkarabilirsiniz izlenimlerinizden. Ama dikkatli olmak gerekir, 1,3 milyarlık Hindistan’a bakarken. Zira çeşitli bölgelerinde farklı yönetim biçimleri (askerî baskı, komünizm, neo-liberalizm), refah, yoksulluk, hoşgörü, kast ayrımı ve binlerce inanç birarada bulunur.

Kolkata’ya ya da eski adıyla Kalküta’ya doğru yola çıkarken, bizim de aradığımız, bulmayı umduğumuz şeyler var elbette. Docedge’in düzenlediği Asya Belgesel Forumu, Hindistan’ın yanı sıra Asya’nın çeşitli yerlerinden gelen ekiplerin projelerinin geliştirildiği ve deyim yerindeyse görücüye çıktığı bir atölye. İçinde film gösterimleri ve konuşmalar da var. Gece geç saatlere kadar süren program, hayatımızı kaldığımız misafirhane ile etkinliğin düzenlendiği mekân arasında sınırlıyor. Ama en azından şehrin merkezindeyiz.

Kolkata, sevdiğimiz yönetmenlerin kenti her şeyden önce: Satyajit Ray, Ritwik Ghatak ve Mrinal Sen. Ama hayat filmlere ne kadar benzer? Ya da fimlerine bakarak bir ülkeyi ne kadar tanıyabilir insan? Kolkatalılar, kentlerinin entellektüel kimliğiyle övünmeden edemiyorlar. Yaygın bir deyişe göre, “Delhi’de bileğiniz kuvvetliyse, Mumbai’de cebinizde para varsa, Kolkata’daysa ancak kafanız çalışıyorsa hayatta kalırsınız”. Ama eski parlak günlerinin gerisinde görünüyor kent. Bir zamanlar İngiliz sömürge yönetiminin başkenti olan Kalküta, yakınlarda kolonyal geçmişin izlerini silmek için Bombay ve Madras gibi adını değiştiren kentler kervanına katılmış. 34 yıl boyunca Batı Bengal’i yöneten Hindistan Komünist Partisi (Marksist) önderliğindeki Sol Cephe, geçtiğimiz yılki seçimlerde ağır bir yenilgi almış. Seçimleri kazanan ve Ulusal Kongre ile koalisyona giden popülist Trinamool Partisi lideri, ‘Didi’ (abla) lâkaplı Mamata Banerjee ile ilgili olaraksa kafalar karışık.

Banerjee, genç yaştan beri politikanın içinde. Alt-orta sınıf bir aileden yetişip iyi bir eğitim almış. Eğitim ve sağlık reformu gibi ilgi uyandıran çabalarının yanı sıra, ilginç icraatları da var. Bunlardan biri de, Kolkata’nın merkezinde kırmızı ışıkta hoparlörden yükselen Tagore şiirlerinden bestelenmiş parçalar… Sürücüleri biraz rahatlatmayı amaçlayan bu uygulamanın sokaklardaki ses kirliliğine katkıda bulunmaktan başka bir işe yaradığını söyleyemeyiz. Bu kentte bir süre sonra, sürekli çalan kornaların gürültüsüne alışıyor insan. Kuralsız işleyen trafiğin olmazsa olmazlarından biri bu sesler. Dikiz aynası kullanmayı sevmeyen sürücüler bu sayede birbirilerini varlıklarından haberdar ediyor. Bu gürültü ve kargaşa ilk başta insanı ürkütse de, trafik bir şekilde akıyor. Üstelik kimse arabasından inip kavga etmiyor. Ama arada küçük kazalara da tanık oluyoruz. Bu tür durumlarda insanlar sorumluluk duygusuyla hareket edip kusurlu olanın kaçmasını önlemeye çalışıyor.

Hindistan’da ilk dikkatimizi çeken şey özenle uygulanan bürokrasi… Havaalanında, kalacağımız yerde kayıt olurken ya da döviz bozdururken, pasaportumuzun fotokopisi çekiliyor, biz de bir takım formlar, defterler dolduruyoruz. Bu formalitelere karşın, yabancı olarak rahat edebileceğiniz bir kent Kolkata. Kolayca kalabalığın arasına karışabilir, insanların gerçek anlamda “yaşadığı” sokaklarda teklifsiz dolaşabilirsiniz. Yine de bildiğimiz, aşina olduğumuz hiçbir yere benzemiyor bu kent. “Tokat gibi” (in your face) demiş internetteki kılavuzlardan biri Kolkata için. Nereden bakarsanız bakın, hayat, renkler, sesler ve kokular insanı çarpıyor.

Kentin sevdiğimiz bir tarafı da, adına kentsel dönüşüm denilen çılgın rant yarışından henüz payını almamış olması. Ancak, merkezin hemen dışında inşa edilmeye başlanan lüks siteler ve alışveriş merkezleri mutenalaşmanın yakın olduğunu haber veriyor. Kolkata’nın merkezinde zaman sanki bir yerde donmuş kalmış gibi. Bilinçli bir tercihle restore edilmeyip kaderine terkedilen sömürge yapıları bir hayalet şehir havası veriyor buraya. “Kolkata, yoksul değil, yoksullara kucak açmış bir kent” diyor bir arkadaş. Temel hizmetlerin ucuzluğuna ve yardımlaşmaya dikkat çekiyor. Dışarıdan bakanların Hindistan’da takmadan edemediği bir mesele de hijyen. Temizlikle ilgili Batılı standartlar bir yana, artan çevre sorunları kaygı veriyor. Kutsal sayılan Ganj Nehri’nin hali bir zamanların Haliç’ini aratmıyor. Öte yandan, sokakta tanık olduğumuz kimi eski usûl çevre dostu çözümleri de kıskanmadan edemiyor insan: yaprak tabaklar, tahta kaşıklar ve çömlek bardaklar…

Boş kaldığımız bir akşam Kolkatalı yönetmen arkadaşımızla kentin sokaklarına atıyoruz kendimizi. Meydan adı verilen büyük parkı geçip metroya biniyoruz. İstikamet bir zamanlar Metro Goldwyn Mayer’in işlettiği Metro sineması. Hâlâ Hint kültürünün canlı bir parçası sinema. Film izleyecek vaktimiz yok. Onun yerine verilen arada yüzlerce seyirciye bir şeyler satmaya çalışan satıcıları izliyoruz. Dostumuz bizi sinema binasının içindeki Metro Bar’a götürüyor. Burası sanatçıların da biraraya geldikleri bir birahane. Sigara dumanından göz gözü görümüyor. Bir ara elektrikler kesiliyor. “Beyler kapıya dikkat, hesap vermeden çıkan olmasın” diyor garsonlardan biri. Kendimiz evimizde hissediyoruz. Neyse ki, kesinti uzun sürmüyor.

Kolkata’yla ilgili anlatılacak daha çok şey var elbette. Ama başa dönecek olursak, gördüklerimiz bakış açımızla sınırlı elbette. Hindistan’ın bize hatırlattığı duygu genel bir yönsüzlük olarak tarif edilebilir.  Gemicilik terimi olarak doğan disoryentasyon (yönünü şaşırmak) sözcüğünün Doğu’yu yitirmek anlamına geldiğini hatırlatan Salman Rushdie, “Ayaklarının Altındaki Toprak” romanın karakterlerinden birine şunları söyletir: “Doğuyu kaybederseniz, yönünüzü, sübutunuzu, neyin ne olduğu ve olabileceğine dair bilginizi ve hatta hayatınızı kaybedersiniz”.  Bu aralar memlekette yaşanan derin çekişmelerden bir an için sıyrılıp yaptığımız bu yön ayarı bize iyi geldi doğrusu.

(Express 126, Şubat-Mart 2012)