bir film olsaydınız…

Tim Hamilton, Fahrenheit 541

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin İmamın Ordusu ile ilgili aldığı imha kararı, Nazilerin kitap yakma eyleminin elektronik çağa uyarlanmış biçimi olsa gerek. Ama anlaşılan kararı hayata geçirmeye çalışanlar, bu çağda böylesi bir girişimin beyhudeliğinin farkında değiller.

Bu tuhaf girişim herkesin aklına Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 romanını ve François Truffaut imzalı sinema uyarlamasını akla getirdi. Kitabı bulundurduğu gerekçesiyle basılan İthaki yayınlarının aynı zamanda Fahrenheit 451‘in yayıncısı olması olayı daha da manidar kılıyor.

Tim Hamilton, Fahrenheit 451

Fahrenheit 451‘in Tim Hamilton imzalı çizgiroman uyarlaması ise Epsilon tarafından yayınlanmış. Ray Bradbury bu uyarlama için kaleme aldığı önsözde, şunları söylüyor:

Bu giriş yazısını okuyan herkese, bir süre düşünmelerini ve ezberlemeyi ve karşısına çıkacak her türlü sansürden ya da ‘itfayeciler’den korumayı en çok isteyecekleri kitabı seçmelerini tavsiye ediyorum. Ve sadece bu kitabı seçmekle kalmasınlar, neden onu ezberlemek istediklerini ve neden bunun gelecekte hatırlanmaya ve anlatılmaya değer bir kitap olduğunu açıklasınlar. Bence okuyucularım bir araya gelip de hangi kitapları neden seçtiklerini açıkladıkları ve ezberledikleri kitapları birbirlerine anlattıkları zaman eğlenceli anlar yaşayacaklardır.

Ray Bradbury, Temmuz 2009, Önsöz, Fahrenheit 451.

Oldukça kışkırtıcı bir düşünce. Peki bunu filme uyarlamaya ne dersiniz? Eğer sansürden korumak için tek bir film seçecek ve ezberleyecek olsanız bu hangisi olurdu? Neden? Ve tabi bu filmi nasıl anlatırdınız?

Çok zor değil mi? Buna karşın, aklıma gelen ilk yanıt, Au hasard Balthazar (Robert Bresson, 1966). Nedenlerini de başka zaman açıklarım umarım…

Tim Hamilton, Fahrenheit 451

“en iyinin iyisi”

Dipnot Yayınları’nın sinema dizisi yavaş ama özenli adımlarla ilerliyor. Dizinin son kitabı Ertan Yılmaz’ın çevirdiği bir Godard biyografisi oldu. İşte kitaptan kısa bir tadımlık. Colin MAcCabe, Godard’ın sinemasının bütününü değerlendiriyor:

Godard’ın imgeye bağlanımı ve ona saygısı dünyanın geleceği açısından eleştireldir, çünkü her türlü iyimser bakış açısı işit-görsel medyamızı gerçek enformasyon kaynaklarına dönüştürmeye yönelik gerçek girişimleri, Godard’ın derslerinin can alıcı olduğu girişim- leri içermelidir. Ancak böylesi bir argüman aynı zamanda Godard’ın sanatının zorluğunu ve zorunlu olarak az sayıda izleyicisi olduğunu hesaba katmak zorundadır. Godard Cannes’da Sinema Tarih(ler)i için basın konferansında, kendisinin ve Miéville’nin izleyicisinin en doğru bir şekilde dünyadaki 100.000 arkadaş olarak tanımlanabileceğini söyledi.

20. yüzyılda avangard sanat ile ilerici bir politika arasında ilişki kurma çabalarının tümü iç karartıcı başarısızlıklar olmuştur. Godard’ın izleyiciyle ilişkisini arkadaşlık açısından tanımlaması o politik söylemlerin terimlerini değiştirir. Shelley’in insanlık için yasa yapma vaadinde bulunduğu Romantikler’den itibaren sanat dünyayı kurtarmayı vaat etmiştir. Eğer sonsuzluk üzerine bu hümanist iddiayı ve estetik kurtuluşa dair politik vaadi reddedersek, o zaman belki de geriye kalan tek şey bireysel tanıklıktır. Bu yazıyı yazarken kendimi tekrar ve tekrar Godard’ın sinemasına bağladığımı biliyorum. Yaşam çoğu kez yorucu hale gelir; hepimiz, kendi kusmuğuna dönen köpek gibi, ne yazık ki sınırlı bir repertuar içinde yineleme yapmakla suçlanırız. Ancak bu sinema, merak uyandırmada, aydınlatmada ve bilgilendirmede asla başarısız olmadı. Filmlerin çoğunu elde etmek aşırı derecede zordur. Yine filmlerin çoğu bu sinemanın hazinesini vermeye başlamadan önce sürekli izlenmeyi gerektirir.  Bu sinemanın bir bölümü inişli çıkışlıdır. Ancak en kötüsü bile zekicedir ve en iyinin iyisi oradadır.

Colin MacCabe, Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi, çev. Ertan Yılmaz, Dipnot.

Richard Leacock (1921-2011)

Geçtiğimiz hafta 89 yaşında ölen Richard Leacock hiç kuşkusuz belgesel sinemanın en önemli isimlerinden biriydi. Doğrudan Sinema (Direct cinema) akımının öncüsü olan Leacock, sinemaya olan ilgisinin 11 yaşında Trans-Siberya demiryolunun inşasını konu alan Turksib (Victor A. Turin, 1929) filmini izledikten sonra başladığını belirtiyor. Bu filmin ardından bir kamera edinmeye karar veren Leacock, ilk filmi Kanarya Adaları Muzları’nı 14 yaşında çekti ve kurguladı.  Film teknolojisini daha iyi öğrenebilmek için Harvard’da fizik okudu. Savaş fotoğrafçılığı deneyiminin ardından Luisiana Öyküsü’nde Robert Flaherty’nin asistanlığını yaptı. Kısa yaşam öyküsünü ve başlıca filmlerini, Leacock’ın yazımına katkıda bulunduğu Wikipedia maddesinden takip edebilirsiniz.

Esas üzerinde durmak istediğimiz konu, Leacock’un 1960’ların sonunda Godard’la kurduğu işbirliği ve bunun sonucunca gelen One A.M ya da One P.M adlı yarım kalmış proje… Hikâye, Leacock’un ortağı belgeselci D.A. Pennebaker’la birlikte Godard’ın Çinli Kız (La Chinoise) filminin ABD dağıtımını üstlenmesiyle başlıyor. Leacock ve Pennebaker filmin gösterimlerine katılmak üzere Godard’ı 1968’de ABD’ye davet ederler. Bu ziyaret sırasında Godard’la birlikte One A.M. (One American Movie) (Bir Amerikan Filmi) adlı bir film çekmeyi tasarlamaktadırlar. Gerisini Colin MacCabe’in geçtiğimiz günlerde yayınlanan Godard biyografisinden dinleyelim:

Bu film Kara Panterler’in liderlerinden biri olan Eldridge Cleaver’dan genç bir Wall Street bankerine kadar Amerika’nın bir portresiydi ve karşı-kültürün rock ikonlarından Jefferson Airplane ile zirvesine çıkıyordu. Hem Leacock hem de Pennebaker çekimlerde kameraman olarak çalıştılar ve Godard daha sonra kameranın neyi çektiğini hiç bilmediğinden şikayet etti. Ancak bu hoşnutsuzluk kendisini çekimler sırasında göstermedi. Bu yalnızca Godard’ın kendisini çekimler sırasında adı Bir Amerikan Filmi (One A. M. [One American Movie], 1968) olan filmi tamamlayamaz bulduğu kurgu odasında ortaya çıktı.

Colin MacCabe, Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi, çev. Ertan Yılmaz, Dipnot Yayınları, 2011, s. 252-53.

Godard, projeden çekildi. Ancak, mali açıdan ortak yapımcılara karşı sorumlu olan Pennebaker’ın filmi tamamlaması gerekiyordu. Filme Paralel Bir Film (One P.M.—One Parallel Movie) adını verdi. Godard daha sonraları bu filmi Bir Pennebaker Filmi (One P. M.) olarak adlandıracaktır. Filmle ilgili ayrıntılı bir yazıyı şu adreste bulabilirsiniz.

Godard’ın Leacock ve Pennebaker’ın sinemasıyla ilişkisi oldukça tartışmalıdır. 1963-64’de Cahiers du cinéma sözlüğünün Leacock maddesini yazar (Jean-Luc Godard, ‘Richard Leacock’, ‘Dictionnaire de 121 Metteurs en Scene’ içinde, Cahiers du Cinema, XXV (December 1963-January 1964), 40) ve onun kameranın konumunu iyice düşünmeksizin ham gerçekliği yakalama fikrini eleştirir. Godard’a göre Doğrudan Sinemacılar,

filmleri estetik olarak düşünmüyordu; çekim açısı ya da objektif meselesini göz önüne almıyorlardı. Ancak Godard’a göre bu sorular olmaksızın, yönetmen ile izleyici arasındaki bir ilişki olarak kamerayı düşünmeksizin, gerçekliği yakalama şansı yoktu. Cahiers du cinéma okuyucularına Leacock’un filmini izlemek yerine Kennedy’nin başkanlık seçimi kampanyası üzerine bir kitap satın almalarını tavsiye etti (G: 202-203/I: 250-51). Aynı yıl başında Godard Fas’ta (Jean Seberg’in canlandırdığı) başrol oyuncusunun kendini içinde bulduğu dünyayı hiç anlayamayan Patricia Leacock adlı bir televizyon muhabiriyle ilgili bir kısa film (Büyük Dolandırıcı [Le Grand escroc, 1963]) çekmişti. Aynı dönemde Godard, Leacock’un filmleriyle yeterince ilgilenmişti, çünkü 1964 yılında Paris üzerine çekeceği bir kısa film (Montparnasse-Levallois) için onun kameramanı Albert Maysles’i kullanmak istiyordu. Bu film kurmaca olsa da, Godard, Maysles’den “sanki üzerinde hiçbir kontrolü olmayan olayların karşısında duruyormuş gibi, bir haber filmi kameramanı tarzında çekim yapmasını” istedi. “Olayı mümkün olan en iyi şekilde düzenlemeye çalıştım, ancak teatral bir yapım gibi yönetmedim” (G: 212/I: 259).

Colin MacCabe, Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi, çev. Ertan Yılmaz, Dipnot Yayınları, 2011, s. 251-52.

Richard Leacock’un yayına hazırlanmakta olan özyaşamöyküsü Orada Olma Duygusu: Bir Yönetmenin Anıları’nı merakla beklediğimizi belirtelim. Bir Dijital Video Kitap olarak tasarlanan bu anılarla ilgili daha fazla bilgiyi de Canary Banana Films’den alabilir ve önsiparişte bulunabilirsiniz.

kitabın cildi

Sinemanın en genç ruhlu büyükannesi Agnès Varda Sight & Sound’un Mart sayısında Daniel Trilling’e nefis bir röportaj vermiş. Varda, evindeki vitrinin ödüllerle dolu olduğunu ancak film çekmek istediğinde para bulamadığını söylüyor: “İnanılmaz ama bana güvenmiyorlar”. Ancak, bu durum Varda’nın keyfini kaçırmışa benzemiyor: “Bir anlamda bundan gurur duyuyorum. Godard bir gün bana ‘la marge, c’est ca qui tient le livre’ (Kitabı birarada tutan cildidir) demişti”.

“Bu bazen ‘başarısızlığıma’ karşı teselli duygusu veriyor. Je tiens le livre! (Ben kitabın cildiyim!). Sinema dünyasının benim gibi insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Milyonlarca kişiyiz, tek başıma değilim. Başarılı olsalar da olmasalar da çalışmaya devam ediyorlar, sinema üzerine çalışıyorlar, onu anlamaya çabalıyorlar”.