sıradan şeyler

Mundane History (Anocha Suwichakornpong, 2009)

Önce bir saptamayla başlayalım: Antropolog/yönetmen David MacDougal, “en fazla aşina olduğumuz bedensel deneyimlerden bazılarının sinemada ya toptan yok sayıldığını ya da abartılı bir ihtiyatla ele alındığını” söyler. MacDougal’a göre, bu deneyimlerin başında “çıplaklık, ifraz etme ve cinsel ilişkiler” bulunur. Ancak sinemanın görmezden geldiği sıradan eylemler bunlarla sınırlı değildir. “Adet kanaması ve masturbasyonun” yanı sıra, “tükürme, kaşıma, traş, tırnak kesme, yıkanma vb.” daha dünyevi bedensel deneyimler de adeta yok sayılır.  ( “Sinemada Beden”, The Corporeal Image: film, ethnography, and the senses içinde, Princeton UP, 2005, 19)

Bu görmezden gelmenin, modernizmin yaygınlaştırdığı edeb normlarıyla bağlantılı olduğu bir gerçek. Ancak, “gerçekçi” olarak niteleyebileceğimiz filmlerin bile (cinsel ilişki istisna), bu konuda ana akım sinemayla aynı kör bakışa sahip olması şaşırtıcı.

Bu yılki Rotterdam Film Festivali’nde Kaplan Ödülü’nü paylaşan üç filmden biri olan Mundane History (Anocha Suwichakornpong, 2009), adı üzerinde sıradan şeyleri konu alıyor: Sinema öğrencisi Ake, geçirdiği kaza sonucu, bakıma muhtaç durumda felçli olarak yaşamaktadır. Babası Ake’nin bakımını üstlenmek üzere, genç hastabakıcı Pun’ı işe alır. Pun’ın Ake’yi yeniden yaşama başlamak için gösterdiği çabalar sonuçsuz kalmaktadır. Ürkütücü derecede soğuk baba ise, tüm bu olanlarla neredeyse hiç ilgilenmemektedir.

Film, bütün bu süreçte geçen sıradan eylemleri konu edinir. Pun’ın Ake’yi yıkaması, altını değiştirmesi, pansuman yapması gibi… Arada sinemada görmeye alışık olmadığımız başka olağan şeylere de yer verilir: Hayatı yatakta geçen Ake’nin masturbasyon yapmaya çalışması gibi…

Tüm bu gündelik ve olağan olayları, izleyici açısında izlenir, hatta merak edilir kılan iki unsur var: İlki, filmin doğrusal zaman akışını kıran ve tekrarlara yer veren kurgusu. Kimi şaşırtıcı görüntülerin kaynağını ya da olayların nedenlerini ancak ilerleyen sahnelerde öğrenebiliyoruz. İkinci unsur ise, bilgimizi eksik bırakan eksiltili kurgu (elipsis). Örneğin, kahyanın göremediğimiz biriyle odasında yaptığı bir cümlelik konuşma…

Kısacası, hayat kadar sıradan ve gizemli bir anlatım. Filmde Pun’ın sorduğu gibi, “insanın geçmişi olmadan yaşaması mümkün mü?” (Pun’ı google’da arayan Ake yalnızca dört girdiyle karşılaşır). Ya, bütün bunların Tayland’ın kanlı darbeler tarihiyle ilişkisi nedir?

Film bir başka dünyevi, ancak büyüleyici görüntüyle sona erer: bir sezaryen doğum. Sahi, Yılmaz Güney’in Duvar‘ından bu yana sinemada hiç “gerçek” bir doğum sahnesi görmüş müydük?

çılgın olmak, çıldırmak…

Gündüz Vassaf aylar öncesinden duyurmuştu. Amerikan Psikiyatri Cemiyeti, yeni psikopatoloji tanımlarını 2013 yılına kadar şekillendiriyor. Şimdiye dek geliştirilen tanımlar arasında öyleleri var ki, insanın dudağı uçukluyor. Örneğin, “psikoz risk sendromu”, “sinir denetimi bozukluğu”… Vassaf’ın yeirnde saptamasıyla, yakında herkes “deli” yaftasını yiyecek:

Amerikan Psikiyatri Cemiyeti ruh hastalığı tanımlarını 1960’ların sonunda esen özgürlük rüzgarlarının etkisiyle değiştirmişti. O günden bu yana dünya düzeni muhafazarkarların, köktencilerin etkisi altına girdi. Parlamentolarda sol muhalefet bile kalmadı. ‘70’li yıllarda, bireyin potansiyelini geliştirip geliştirememesinde sosyal faktörlerin önemi, adil ve zengin bir çevrenin oluşumu üzerinde durulurdu. Günümüzde, vahşi kapitalizmin egemen olduğu 20. yüzyıl başlarında da inanıldığı gibi, tekrar kalıtım vurgulanıyor. Genleriniz iyi, beyin dalgalarınız uygunsa kurtardınız. Kötüyse yandınız. İnsan davranış ve düşüncelerinin, kalıtımıyla çevresi arasındaki karşılıkla ilişkiyle belirlendiği gerçeği gene hasır altı ediliyor. Allahın insanı beş parmağı bir yaratmadığı düşüncesi gene revaçta. Psikiyaristler psikoterapiyle ilişki kurmak yerine ilaç dayıyorlar. Reçete müptelası oldular.
Amerikan Psikiyatri Cemiyeti, Mayıs 2013’de son halini açıklayacağı yeni psikopatoloji tanımlarını bu ortamda şekillendiriyor.(bknz. DSMV.org) Ağırlık semptomlardan çok kalıtımdan kaynaklandığı sanılan olası patolojiler üzerine. Böylece, özellikle gençler, egemen düzenin beklentilerine biraz ters düşen ergenlik çağındaki çocuklar, dünyanın dört bir yanında ‘psikopat öncesi özellikler gösteriyor’ diye damgalanacak.
Dünyada milyonlarca çocuk aşı bile olamadıklarından ölürken yeni yapay kategorilere yeni ilaçlar geliştirerek karlarına kar katan ilaç şirketleri işin cabası. Dünya demografisinde Batı merkezli 1. Dünya yaşlanırken, 3. Dünya gençleşiyor. (Sosyalist ülkelerden oluşan 2. Dünya artık kalmadı). 2030’lu yıllar için ortaya şöyle bir ürkütücü tablo çıkıyor.
Yaşlı Batı genç dünyaya ‘deli’ diyecek.

Ancak, Darian Leader yine de gelecek hakkında iyimser olabileceğimizi savunuyor. Zira , çılgın olmak başka bir şey, çıldırmak başka:

Realising that no one is healthy and normal does not have to mean pathologising or medicating them. On the contrary, it can introduce a more humane approach to so-called “mental illness”. Even Eugen Bleuler, who popularised the term “schizophrenia”, argued that the most common form of this condition was latent. Once we accept that we can have disorders that don’t activate – or to put it another way, that there is a difference between being mad and going mad – we might study what allows one person to function and another not to.

This is what old psychiatry once explored with detail and passion: the lifestyle choices, activities, roles or other solutions that people found to avoid breakdown. Studying these restitution mechanisms can help us to work with those who have not been so fortunate, and who find their lives shattered by the outbreak of psychosis.

The imperative to make people normal – rather than recognise the fault lines in all of us and strive to make them more bearable – is a constant pressure for a mental health force already overburdened by a focus on categorisation rather than on humane interactions and the uniqueness of an individual’s story. Multiplying labels will not reduce the distress of those suffering most in our society: it can only serve to mask the lack in what we provide.

Sözün özü, klinik açıdan normal olan ile psikotik durum arasında belirgin bir fark yok. Önemli olan kendimizi avutabilmek. ..

aforizmalar-2

Desen: Franz Kafka

48.

İlerlemeye inanmak henüz bir ilerleme olduğuna inanmak anlamına gelmez. Yoksa bu inanç olmaz.

52.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyadan yana ol..

61.

Bu dünyada komşusunu seven kimse, dünyada yalnızca kendisini seven kimseden ne daha çok ne de daha az hata yapmaktadır. Geriye sadece bir soru kalıyor ki, o da insanın komşusunu sevip sevemeyeceğidir.

90.

İki olanak: Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak. Birincisi son yani eylemsizliktir; ikincisi başlangıç, yani eylemdir.

Franz Kafka, Aforizmalar, çev. Osman Çakmakçı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

bir susup düşünsek diyorum…

Televizyonda açıkoturumlardan, tartışma programlarından geçilmiyor. Bu sıcak günlerde tartışacak çok meselemiz var. Ama kanal kanal dolaşan tartışmacılarımız acaba gerçekte ne öneriyorlar?

Kimi zaman insanlar kendilerini ifade edemiyormuş gibi davranılır. Ama gerçekte, kendilerini ifade etmeyi sürdürürler. Lanetli çiftler, erkek “Neyin var? Kendini ifade etsene…” demeden kadının dalgın ya da yorgun olamayacağı çiftlerdir, ve kadın … demeden erkeğin, vs. Radyo, televizyon çifti taşırdı, onu her yere yaydı ve gereksiz sözler, çılgın miktarda söz ve imaj içimize işledi. Saçmalık asla dilsiz ya da kör değildir. Öyle ki, sorun artık insanların kendilerini ifade etmesini sağlamak değil, onlara, nihayet söyleyecek bir şeylerinin olacağı yalnızlık ve sessizlik boşlukları sağlamaktır.

Baskı kuvvetleri insanların kendilerini ifade etmelerine engel olmuyor, tersine, kendilerini ifade etmeye zorluyor. Söyleyecek bir şeyi olmamanın hoşluğu, hiçbir şey söylememe hakkı, çünkü söylenmiş olmayı biraz hak edecek seyrek ya da seyrekleşmiş bir şeyin oluşma koşulu budur. Bugün bizi öldüren şey parazit değil, hiçbir önemi olmayan önermelerdir. Oysa bir önermenin anlamı, teşkil ettiği önemdir. Anlamın başka tanımı yoktur ve bir önermenin yeniliğiyle aynı şeydir. İnsanları saatler boyu dinleyebilirsiniz: Hiçbir önemi yoktur… Bu yüzden tartışmak bu kadar güçtür, bu yüzden tartışmaya gerek yoktur, hiçbir zaman.

Gilles Deleuze, “Şefaatçiler”, Müzakereler içinde, çev. İnci Uysal, Norgunk Yayınları, s. 147.

film izlerken nasıl not almalı?

Max Jacob

“So you’re here after all!” the headmaster says to me.

“Why don’t you take notes during the movie? Our little group of co-workers can give you their table.”

“Notes? What kind of notes should I take? On the things in the film?”

“No! You will distill the rhythms of the movie and the rhythms of the hail and you will fuse them with the laughter of those who have witnessed the death of the courtesan: then we will have some inkling of Purgatory.”

Max Jacob, Poem, çev. Jerome Rothenberg, The Random House Book of Twentieth Century French Poetry, der. Paul Auster içinde, NY: Vintage Books, 1984, s. 35.