asgari kalorili filistin diyeti

Eyal Weizman

İnsanın nutkunun tutulduğu, soluk almakta güçlük çektiği, çaresiz hissettiği anlar vardır. İsrail’in Mavi Marmara’da yaptığı katliam da çoğumuz için böyle sarsıcı bir andı. Böyle anlarda insan olup bitenlere bir açıklama arıyor. Klasik iletişim araçları, bu durumlarda kendilerini anlık akışa kaptırdığı için çoğu kez yetersiz kalıyor. Çaresizce ekrana ve internete bakarken, aklıma doktora yıllarından arkadaşım Eyal Weizman‘ı aramak geldi. Eyal, İsrail’in Filistin’deki “sivil” işgal politikasını sorgulayan çalışmalarıyla tanınıyor (Batı Şeria’daki İsrail denetimi üzerine hazırladığı haritalar çok ses getirdi.). Şu aralar, Londra Üniversitesi Goldsmiths Koleji’ne bağlı Mimari Araştırmalar Merkezi’nin yöneticisi. Aynı zamanda Edward Said anısına her yıl düzenlenen Anma Konferansı’nın da bu yılki konuşmacısı. Modern iletişim teknolojilerinden yararlanarak gerçekleştirdiğimiz söyleşi Express’in 112. sayısında (Haziran 2010) yer aldı (Dergiyi ayrıca kitapçılardan istemeyi unutmayın). Continue reading “asgari kalorili filistin diyeti”

en etkileyici sinema kitapları

“Sinema üzerine bugüne dek yazılmış en etkileyici beş kitap hangileridir?” Sight & Sound dergisi, eleştirmen ve akademisyenlere bu soruyu sormuş. Aldıkları yanıt çok da şaşırtıcı değil.

En çok oy alan kitaplar şunlar:

1. David Thomson, Biographical Dictionary of Film, 1975

= 2. Robert Bresson, Notes on the Cinematographer, 1975

= 2. Andrew Sarris, The American Cinema: Directors and Directions 1929-1968, 1968.

= 2. François Truffaut, Hitchcock, 1967

3. Andre Bazin, What is Cinema?, 1967 ve 1971.

Bu kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiye ve tek tek eleştirmenlerin yanıtlarına buradan ulaşabilirsiniz. Continue reading “en etkileyici sinema kitapları”

bayrak dağ


Ayıptır söylemesi (biraz geç de olsa) John Smith’ten Eyal Sivan’ın IDFA’daki master class konuşması aracılığıyla haberdar oldum (Sivan’dan ise Necati Sönmez’in IDFA değerlendirmesi aracılığıyla). Sakız çiğneyen kız, sinema tarihinde öncü işlerden biri. Ustanın son işi Bayrak Dağ ise, bizler açısından oldukça tanıdık bir imge. Kuzey Kıbrıs’ta Beşparmak Dağları’na çizilen dev KKTC bayrağını gösteriyor. Bayrağın yüzölçümü 216 metrekareymiş. Sanınırım bu imgeleri o kadar kanıksadık ki, dışarıdan nasıl göründüğünü de unuttuk.

Bu arada hatırlatalım muhalif belgeselci Eyal Sivan, 22-27 Haziran’da İstanbul’da düzenlenecek Documentarist‘in konuğu. Dinlemekte yarar var.

stereo kanunu

Stereo, köpekler ve körler için yapılmıştır. Hep bu şekilde gösterilir, ancak şu şekilde gösterilmesi gerekir. Böyle gösterildiği için de…
dinleyen ve seyreden ben, burada, tam karşıdayım. Bu görüntüyü alıp yansıtıyorum. Bu şekilde belirtilen konumdayım. Bu, stereo şekli.
Şimdi bu şekli alıp tarihteki geçmişine bakalım; zira stereo aynı zamanda tarihte de yer alır. Önce Öklid vardı, sonra onu yansıyan Pascal. Bu da mistik altıgen.
Ama tarihte, tarihin tarihinde, İsrail’i oluşturan Almanya vardı. İsrail, bu projeksiyonu yansıdı ve kendi aksini buldu.
Ve stereo kanunu devam etti. Buna karşılık, Filistin halkı da kendi aksini buldu. İşte gerçek stereo efsanesi.

JLG/JLG: Aralık’ta Otoportre (Jean-Luc Godard, 1995)

Continue reading “stereo kanunu”

yeni dalganın büyükannesi

Fotoğraf: Ara Güler, Benim Sinemacılarım.

Mubi (eski adıyla The Auteurs) harika bir Agnés Varda retrospektifine yer veriyor. Filmler ehven fiyatlarla internetten izlenebiliyor. Bu vesilyle, Varda üzerine çıkan yazılardan ve filmlerinin posterlerinden bir derleme yapmışlar.

Agnés Varda’nın ilk filmi La Pointe Courte (1954) aynı adlı sahil kasabasında geçer. Ayrılmak üzere olan bir çiftin öyküsü sık sık kesilir ve kasabadaki balıkçıların günlük yaşamından kesitler izleriz.

Film 1955’te Cannes Film Festivali’nde gösterilir. La Pointe Courte’u “özgür ve saf bir film” olarak niteleyen Andre Bazin, gösterime bir grup sinemacı davet eder. Gelen sinemacılar filmi “olağanüstü” bulduklarını söyleyerek iltifatta bulunurlar. Ancak, kimse filmi göstermeye ve dağıtmaya cesaret edemez.

Continue reading “yeni dalganın büyükannesi”

inadına yaşamak

“Evlerimizi yıkabilirsiniz ama ruhumuzu asla”.
Eser kalmadı çölde bizden,
çölün kendine sakladığından gayri.
Mahmut Derviş
Her şey ayan beyan ortada; bunlar dünyanın ücra, savaş içindeki bir köşesinde meydana gelmiyor; zengin uluslardan herhangi birinin Dışişleri Bakanlıkları bu gelişmeleri izliyor ama hiçbiri bu yasadışı durumu caydırıcı ve önleyici tedbirlere yanaşmıyor. Bir IDF askerinin kontrol noktasında bekleyen Filistinli bir annenin hemen arkasına göz yaşartıcı bomba atması üzerine zırhlı araca işaret eden kadın, “Bizler için Batı’nın suskunluğu bunların mermilerinden bin beter,” diyor.
Beyan edilen ilkelerle reel siyaset arasındaki yarığın tarih boyunca değişmez bir gerçeklik olduğu düşünülebilir. Çoğu zaman beyanatlar tumturaklı sözler içerir. Oysa burada tam tersi yaşanmakta. Sözler olayların yanında çok önemsiz kalıyor. İşin aslı ise, bir halkın ve vaatte bulunulmuş bir ulusun hesaplı kitaplı bir şekilde yıkıma uğratılması. Bu yıkım sırasındaysa ipe sapa gelmez sözler ve kaçamaklı bir suskunluk var.
Benim ısrarla dikkat çekmeye çalıştığım duruşta, inadına yaşamakta, bugün hiçbir postmodern ya da siyasi söylem dağarcığında sözcük karşılığı bulunmayan, özel bir nitelik mevcut. Bir tür paylaşım tarzından oluşan bu nitelik başat soruyu etkisiz hale getiriyor: Neden böyle bir hayata doğuyor insan?
Böyle bir paylaşım tarzı soruyu etkisizleştiriyor ve bir vaat, ya da teselli, ya da bir intikam yeminiyle değil – bu türden söylemler Tarih yapan büyüklü küçüklü şeflerin işidir – düşmanlık gütmeksizin, tarihe rağmen cevap veriyor soruya. Cevap kısa, kısa ama kalıcı. İnsan böyle bir hayata anlar arasında tekrar tekrar var olan zamanı paylaşmak için doğar: Varlık bizi bir kez daha inadına yaşamaya sevk etmeden önceki Oluş zamanı.
John Berger, “İnadına Yaşamak”, Kıymetini Bil Herşeyin, çev. Beril Eyüboğlu, Metis, 2009.