cinsiyetçi dil

Leyla Ağaçkoparan’la idefix’in punto indirimi sayesinde tanıştım. Daha doğrusu, yılbaşı hediyesi olarak geldi. Sayfalarını karıştırırken çok keyif aldım. Okuduklarımdan bir bölüm bir süredir tartıştığımız dil meselesine denk düşünce aktarmadan edemedim. Hatırlarsınız, dildeki cinsiyetçiliği, militarizmi vb. deşifre etmeden yeni bir dil kurulamayacağından dem vuruyorduk:

Sizce neden yağ-mazot-gres yağı-üstüpü-benzin kokusunu nice markalı parfümden daha etkileyici buluyorum? Hatta neden çeyizimde bile dantelli bilmem kaç kat havlu çarşaf ya da bilmem kaç kişilik çatal-bıçak takımı yerine en süperinden “darbeli matkap” bulunuyor? Elmas uçlarımı, hiçbir erkeğin elini bile sürdürmediğim anahtar takımımı veya lokma takımımı, kimselere bir kullanımcık bile vermiyor, aletlerime halel getirtmiyor, namusurndan fazla koruyor olmam neden dersiniz? Hey gidi Türkçe, şu elastikiyete bak! Umarım yazılarım müstehcenlik içeriyor diye dava konusu olmam. İyi de anlatacaklarımı başka türlü de anlatamam ki; anlaşılmaz çünkü! Yani düşünebiliyor musunuz? Hemen her şeyde kadın ve cinselliğin hedef alındığı, doğrudan ana avrat bacı evlatla halvet, sokmalı-çıkarmalı, itmeli-binmeli, dayamalı, yatırmalı, yırtmalı ve hatta sığdırmalı anlatımlarla bezeli çoğu mevzuyu “aman tehlikeli sularda dolaşmayayım” diye nasıl değiştirebilirim ki? Kaldı ki biz milletçe aracımızın evraklarını yapan “muameleci”nin telaffuzunda bile mutlak bir vurgulama yaparız. Ben kadınsam ne yapayım? Kaldı ki siz istediğiniz kadar konuyu daha farklı anlatayım diye kelimelerle oynayadurun, sonuç çok fazla değişmeyecektir. Özel kasıt olmasa da dikkatsizce sarf edilen bir sözcük insanı yerin dibine sokmaya yetebilir.

Erkek bir yolcunun, aracın kendi gideceği istikamete gittiğinden emin olmak amacıyla, direksiyonda kadın görmesine rağmen gayet doğal bir biçimde “Size mi binmem gerekiyor?” sorusunu, sükunet ve ustalıkla: “Tavsiyem otobüse binmenizdir,” şeklinde savuşturmam gereken anlar olmuştur.

Kartal-Şişli hattı otobüsünde vardiyalı olarak iki şoför çalışıyorduk. Her şoförün kendince kuralları vardır. Ben, otobüse binmeye çalışan yolcunun daima arka kapıdan ve nizami biçimde içeri girmesini istiyordum. Ama diğer meslektaşım ön kapıyı da açtığında, yolcuların sırayı bozarak ön kapıya gelişlerine sinirlenip:

– Yahu iki yıldır bu hattayım, bu yolcular hala öğrenemediler benim arkadan aldığımı, dedim ve yerin dibine girdim. (20)

Leyla Ağaçkoparan, Geri Vites Hayatlar, İstanbul: İletişim, 2007.


Gündüz Vassaf’ın ‘Apoletli Tarikatçılar’ yazısı da bu konuyu ele alıyor:

Türkiye’de son yıllara özgü bir gelişme ise, şimdiye kadar zıt kutuplarda yer alan apolet ve tarikat söylemlerinin günlük dilde örtüşme eğilimi göstermesi. Egemen düzen, dili çıkarları için kullanmasını, öğrettiği kelimelerle, ifadelerle bizi yönlendirmesini, şartlandırmasını iyi biliyor ve beceriyor. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi bize dayatılan dillerden, simgelerden soyunmamızdan geçiyor. Zor olan başkalarına karşı çıkarken kendi esaret dilimizi yaratmamak.