kıraat

Yıldırım Türker Radikal‘de Vavien’i (Yağmur Taylan ve Durul Taylan, 2009) değerlendiriyordu: “Aileye, şerefe, erkekliğin zorbalık hakkına, kötülüğün bayalığına, kadınlığın gönüllü kurbanlığına dair lafı hiç dolandırmadan zifiri bir karanlığa işaret ediyor”

– Sırrı Süreyya Önder, Documentarist‘te “Sinema yolculuğumda, O olsaydı meseleye neresinden bakardı diye düşünmeden başladığım hiç bir iş yoktur”, dediği Yılmaz Güney’i anlatıyor.
– Fırat Yücel’den Reha Erdem üzerine:
Reha Erdem, filmlerini, karakterlerin durumları ve hikâyenin gereklerinden bağımsız olarak başlı başına bir hayal kurma alanına dönüştürür. Bu filmler, dünyayı alışkın olmadığımız bir biçimde gösterebilmek için karakterin aklını yitirmesine muhtaç değildir. Yani kendi dünyalarını özgürce şekillendirmek için, her zaman hikâye dünyasındaki bir dayanağa ihtiyaç duymazlar. Bu filmler, karakterlerden bağımsız olarak da hayal kurabilir ve kurdurtabilirler. Sizi, hayatınızı ve gerçekliği tümüyle tanıdığınızı varsaydığınız bir noktada yakalar ve dünyaya, onu sanki hiç tanımıyormuşsunuz, onunla tanışıklık sürecinizi tamamlamamışsınız gibi yeniden bakmaya çağırırlar. (s.11)
(Fırat Yücel (ed.) Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan. Çitlembik Yayınları ve Ankara Sinema Derneği, 2009)

haiti’nin yeniden işgali

Haiti deprem sonrasında yağma görüntüleriyle gündeme geldi. Oysa medyaya yansımayanlar da var. Örneğin, insani yardım gerekçesiyle Haiti’ye gönderilen ABD askerlerinin sayısının 16,000’i bulduğu… Bu askerlerinin ‘güvenlik’ gerekçesiyle depremin ardından bir hafta süreyle yardım dağıtmadığı…

Farklı kaynaklara iyi bir başlangıç olarak Korkut Boratav hocanın yazısına bakılabilir.
Meselenin tarihsel arka planına inmek için ise, Latin Amerika’nın Kesik Damarları‘nın yazarı Eduardo Galeano’ya bağlanalım:

Beyaz lanet

Haiti’nin siyah köleleri Napolyon Bonapart’ın ordusuna esaslı bir şamar indirdiler. Ve 1804 yılında özgürlerin bayrağı yıkıntılar üzerinde yükseldi.

Zaten Haiti daha en başından beri hep acılar çeken bir ülke olmuştu. Fransız şeker üretim sahalarının sunaklarına yıllarca topraklar ve kölelerin kol gücü kurban edildi. Ardından da savaş felaketi nüfusun üçte birinin telef olmasına yol açacaktı.

Bağımsızlığın doğuşu ve köleliğin ölümü, siyahların kahramanlıkları, dünyanın beyaz sahiplerine yönelik affedilmez aşağılamalar oldular.

Napolyon’un on sekiz generali isyancı adaya gömülmüşlerdi. Kan gölünde dünyaya gelen yeni ulus ablukaya ve yalnızlığa mahkum bir şekilde doğdu: hiç kimse ondan bir şey satın almıyor, hiç kimse ona bir şey satmıyor, hiç kimse onları tanımıyordu. Haiti, sömürgeci efendisine karşı sadakatsiz davrandığı için Fransa’ya devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı. Yaklaşık bir buçuk asır boyunca ödediği bu saygınlık günahının kefareti, diplomatik tanınmaya karşılık olarak Fransa’nın ona dayattığı bedeldi.

Onu resmen tanıyan başka ülke olmadı. Her şeyini ona borçlu olmasına rağmen Simon Bolivar’ın Büyük Kolombiya’sı bile onu resmen tanımadı. Oysaki Haiti Bolivar’a gemi, silah ve asker verirken, öne sürdüğü yegâne koşul onun kölelere özgürlüklerini vermesiydi, ama böyle bir düşünce Kurtarıcı’nın kafasından geçmemişti bile. Bolivar bağımsızlık savaşını kazandı, ama bir süre sonra düzenlenen yeni Amerikan ulusları kongresine Haiti’yi davet etmeye karşı çıktı.

Haiti Amerikaların cüzamlısı olarak kalmayı sürdürdü.

Thomas Jefferson daha başından beri hastalığı o adada hapsetmek gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştu, zira orası kötü bir örnek teşkil ediyordu.

Hastalık, kötü örnek: itaatsizlik, kargaşa, şiddet. Güney Carolina’da yasalar, bütün Amerika kıtasını tehdit eden kölecilik karşıtı coşkunun bulaşma riskine karşı herhangi bir zenci denizciyi, gemisi limanda bulunduğu sürece, hapse atmaya olanak sağlıyordu.

Bu coşkuya Brezilya’da verilen isim Haiticilik idi. (s. 195-96)


Kölelik birçok kez öldü

Herhangi bir ansiklopediyi aç. Köleliği ilk kaldıran ülkenin hangisi olduğuna bak. Ansiklopedinin vereceği yanıt bellidir: İngiltere.

Gerçekten de, dünya köle ticareti şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Britanya İmparatorluğu günün birinde, insan eti satışının artık eskisi kadar getirimli olmadığını anlayınca fikir değiştirir. Londra köleliğin kötü bir şey olduğunu 1807’de keşfetmiştir, ancak kararı yeterince ikna edici bulunmamış olsa gerek, otuz yıl sonra bunu iki kez yinelernek zorunda kalır.

Fransız Devrimi’nin sömürgelerdeki kölelere özgürlüklerini verdiği de bir gerçektir, ancak ölümsüz diye adlandırılan özgürleştirici karar kısa bir süre sonra Napolyon Bonapart tarafından katledilerek öldürülmüştür.

İlk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke Haiti olmuştur. Köleliği İngjltere’den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenljk ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır. (s. 197)

Amerika kıtasına demokrasi ekmenin kısa tarihi

1915’te Birleşik Devletler Haiti ‘yi istila etti. Robert Lansing hükümet adına yaptığı açıklamada, vahşi yaşama yönelik doğuştan gelen eğiliminden ve Medeniyete yönelik fiziki yetersizliğinden ötürü kendi kendini yönetme kapasitesine sahip olmadığını ifade etti. İşgalciler orada on dokuz yıl kaldılar. Vatanseverlerin lideri Charlemagne Peralte bir kapının üzerine çivilenerek çarmıha gerildi.

Nikaragua’nın, Somoza’nın diktatörlüğüyle son bulan işgali yirmi bir yıl sürerken, Trujillo’nun diktatörlüğüyle neticelenen Dominik Cumhuriyeti işgali dokuz yıl sürdü.

1954 yılında Birleşik Devletler, serbest seçimlere ve diğer kötülüklere son veren bombardımanlar vasıtasıyla, Guatemala’ya demokrasi getirme harekatını başlattılar. 1964 yılında Brezilya’da serbest seçimlere ve diğer kötülüklere son veren generaller Beyaz Saray’dan para, silah, petrol ve tebrikler aldılar. Ve bunun benzeri bir durum Bolivya’da da yaşanınca oradaki bilge bir kişi şu sonuca varacaktı: Birleşik Devletler’in darbelere sahne olmayan yegane ülke olmasının sebebi orada Birleşik Devletler büyükelçiliğinin bulunmamasıdır.

Bu çıkarım, General Pinochet’nin Henry Kissinger’ın verdiği alarma uyarak Şili’nin, kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden, komünizme kaymasını engellemesiyle bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Bundan bir süre önce ya da bir süre sonra, Birleşik Devletler kendilerine sadakat göstermeyen bir görevliyi yakalamak için üç bin tane yoksul Panamalının üzerine bombardıman düzenlediler; halk tarafından seçilmiş bir devlet başkanının ülkesine dönüşünü engellemek için Santo Domingo’ya asker çıkardılar; Nikaragua’nın Teksas üzerinden Birleşik Devletleri işgal etmesini önlemek için Nikaragua’ya saldırmaktan başka çareleri kalmadı.

O günlerde Küba onların uçaklarının, gemilerinin, bombalarının, paralı askerlerinin ve Washington’dan pedagojik misyonla yollanan milyonerlerinin sevecen ziyaretlerine çoktan ev sahipliği yapmıştı. Ancak Domuzlar Körfezi’ nden öteye gidemediler. (294)

(Eduardo Galeano, Aynalar, Sel Yayıncılık, 2009)

modern zamanlar vs.






İşçi olmak yasak

Şarlo yere eğilip orada duran bir kırmızı kumaş parçasını eline alır. Bunun ne olabileceğini, kime ait olabileceğini kendi kendine sorarken, nasıl olduğunu anlamadan, neden olduğunu bilmeden, kendisini bir anda polisle karşı karşıya gelen bir işçi gösterisine liderlik ederken bulur.

Modern Zamanlar bu karakterin son filmidir. Bu filmle birlikte onu yaratan baba, Chaplin, sadece bu çok sevilen karaktere değil, sessiz sinemaya da veda etti.

Film hiçbir dalda Oscar ödüllerine aday gösterilmeye değer bulunmaz. Konunun hoş olmayan bir biçimde gündemde tutulması Hollywood’un hoşuna gitmez. Bu film, 1929 Krizi’ni izleyen yıllarda, kendisini sanayi çağının dişlilerine kaptıran ufak tefek bir adamın destanıdır.

Güldüren bir trajedi, yaşanmakta olan dönemin acımasız ve içten bir resmidir film: makineler insanları yutar ve onların işini çalar; insanın eli diğer alet edevattan ayırt edilemez; ve makineleri taklit eden insanlar hastalanmazlar: Paslanırlar.

Lord Byron daha on dokuzuncu yüzyılın başlarında bunu doğrulamıştı:

-Günümüzde artık insan üretmek makine üretmekten daha kolay.

(Eduardo Galeano, Aynalar, Sel Yayıncılık, 2010, s. 295)

Bu hafta Gözüm Kulağım Sinema‘da çok-yönlü Charlie Chaplin’in bestelerine yer vereceğiz. Film müziklerinin yanısıra, başka sanatçıların seslendirdikleri şarkılar ve remiksler var programda. 4 Şubat Perşembe 22.10’da Radyo TRT 3’de.