lahanakafa

Ich bin ein Kohlkopf” (“Ben bir Lahanakafayım”), 1930. Fotogravür: John Heartfield, Arbeiter Illustrierte Zeitung, cilt 9, sayı 6 (1930), s. 103. Telif hakkı: 1999 Artists Rights Society (ARS), New York / VG Bild-Kunst, Bonn.

John Heartfield’in ünlü posteri, komünistlerin Sosyal Demokrat Parti’ye yönelik bir eleştirisi. Posterin altındaki başlıkta şunlar yazıyor:

Her kim ki burjuva gazetelerini okur, kör ve sağır olur.

İnsanları aptallaştıran sargılara hayır!

Fotoğrafın üzerindeyse, “Ich bin ein Preusse. Kennt ihr meine Farben?” (“Ben bir Prusyalıyım. Renklerimi biliyor musun?”) sözlerini içeren milliyetçi Prusya şarkısıyla dalga geçen sözler yer alıyor:

Ben bir lahanakafayım. Yapraklarımı biliyor musun?

Tasadan neredeyse kafayı yiyeceğim,

Ama çenemi tutuyor ve bir kurtarıcı bekliyorum.

Siyah-kırmızı-ve-altın-renkte bir lahanakafa olmak istiyorum!

Ne hiçbir şey duymak, ne hiçbir şey işitmek istiyorum,

Ne de siyasi olaylara karışmak.

Her şeyi alabilirsiniz, üstümdeki gömleği bile,

Ama Kızıl basını asla evime sokmayacağım!

festival tanıtım filmi

Festivallerde yeni bir akım başladı. Tanıtım filmlerini ünlü yönetmenlere çektiriyorlar.

Godard’ın geçen yılki Viennale için çektiği bir dakikalık Une Catastrophe (bağlantının üzerine tıklayarak izleyebilirsiniz) oldukça ses getirmişti. Filmle ilgili Craig Keller’in ve Ronald Bergan‘ın yazıları oldukça açıklayıcı.
Viennale bu yılki tanıtımını bir başka ünlü yönetmen James Benning’e emanet etti. Fire and Rain’de, yönetmen yine ince bir gözlemde bulunuyor. Eğer hoşunuza gittiyse, bir de Benning’in California Institute of Arts’da verdiği “Bakmak ve Dinlemek” başlıklı dersle ilgili nefis anekdotunu okuyun.

kadınları çeken erkekler

Isabella Rossellini, Roberta Rossellini rolünde (Babam 100 Yaşında)

Günümüz sinemasının en kendine özgü yönetmenlerinden Winnipegli Guy Maddin bir süredir ünlü oyunucu Isabella Rossellini işbirliği yapıyor. 2002’de Central Park’ta tanışan Maddin ve Rossellini, ilk kez Dünyanın En Hüzünlü Müziği’nde (Saddest Music in the World, 2003) birlikte çalışmıştı. Maddin daha sonra, Isabella Rossellini’nin yazdığı, ayrıca annesi Ingrid Bergman ve babası Roberto Rossellini’yi birlikte canlandırdığı, Babam 100 Yaşında’yı (My Dad is 100 Years Old, 2005) yönetmişti.

İkilinin yönetmen olarak birlikte imza attıkları son çalışmaları Beni Lektrikli Sandalyeye Gönder (Send Me to the ‘Lectric Chair, 2009) internet üzerinden izlenebiliyor. Bomb Magazine‘deki Maddin ve Rossellini söyleşisi de ilgiye değer.

Bu önemli işbirliğini bir yerde, Bergman’ın Liv Ullmann’la ya da Antonioni’nin Monica Vitti ile ilişkisiyle karşılaştırmak mümkün görünüyor. Ama bir farkla: ortada ne hevesli bir genç oyuncu ne de ona tutkuyla bağlı orta yaşlı bir yönetmen söz konusu.

Jean-Luc Godard’ın yerinde saptamasıyla “sinema tarihi aslında kadınları çeken erkeklerin hikâyesidir”. Maddin ve Rossellini ise, son filmlerinde bu durumu sorgulamaya çalışıyor. Erkeklerinin bakışının odağı ve fantezisinin ürünü olan bir kadını seyretmenin zorluklarını bize gösteriyorlar.

tek kişilik sinema

All Night Cinema

Just Jack


I don’t know who directs those films

I watch when I sleep

I am not sure who the producer is

But I don’t think it is so wise thing


Sometimes they made a lego

And sometimes they made a go

And sometimes it’s hard to let go

But the ones I just can’t better hold


All the lights are off

I watch projections in my mind

I don’t know who does the casting

But they got a strange sense of humour


Sometimes I’m seeing strangers

And sometimes I’m watching friends

And sometimes the feeling is painless

And I hope the visions never end


They’re the strangest things I’ve ever be held

So bore me and beautiful, the monstrously miniscule

I repeat a thing or four if I told you


Because you told me they bore you to tears


I buy you a ticket to my one-seat cinema

But I can’t find the box-office

So I just try to describe it


Sometimes you try to listen

And sometimes you fall a sleep

And sometimes the story is glisten

And all the times they sound weak


I’ve never seen such a beauty

film devam ediyor

Arayı soğutmadan, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu kez ailemizin mecmuası express‘de (enternasyonal şalala). Başlığımızı da “ağır çekim” koyduk. Godard amcamızın sözlerinden esinle:

Çoğu zaman olayların çok hızlı geliştiğini söyleriz. Bir rahatsızlığın ya da mutluluğun başlangıcını görmek imkansızdır. Öyleyse, görebilmek için ağırlaştırmak gerek. Ve yalnızca orada olanı görmek için değil, önce görecek bir şey var mı diye bakmak için.

[Sauve qui peut (la vie) (İngilizce başlığı Slow Motion)]


Yazılar bu kez yalnızca dergide kalacak. Bu nedenle lütfen bayinizden, dağıtımcınızdan ısrarla isteyiniz.

film bitmiyor

1929-30 yıllarında Osman İpekçi, Elhamra Sineması’nın müdürülüğünü yaparken. Resmin arkasına yer gösteren Beyaz Rus kadınların isimleri not edilmiş: Madam Regina, Valentin, Temmirs. Kaynak: Gökhan Akçura, Aile Boyu Sinema. İstanbul: YKY, 1995, s. 61.

Krista – Hep o üç harf için değil mi her şey? S-O-N.

Seyfi – SON. Herkes kalkıp gidiyor. Bazen film bitmiyor.

Hulki Aktunç, “Peri Sineması’ndaki üç yer göstericiden biri olan” Madam Krista ile aynı sinemada büfeci olarak işe başlayan Seyfi arasındaki ilişkiyi ele aldığı “Bir Yer Göstericinin Hayatı”nda, sinema kültüründeki değişimi etkileyici biçimde aktarır. “Filmlere Kapılıp Gitme Çağı”ndan nasıl olup da sinemaların kapandığı döneme geçilmiştir? Yıllar sonra, Seyfi yer göstericiliğe terfi etmiş, ikisi de yaşlanmış, ancak yer gösterecek insan kalmamıştır. Gelen üç beş kişi de diledikleri yere oturmaktadır. Yer göstericiler, “cemaatsiz kilisenin zangoçları”, “cemaatten korku içinde” kaçan “mescidin korkunç bevvapları”dır. Sonunda Krista ölür, Seyfi de ancak Şehzadebaşı’nda seks filmleri gösteren bir sinemada iş bulur…

Bugün, sinemanın bunalımlı yılları geride kalmış görünüyor. 1970 ve 80’li yıllarda hızla azalıp, 1990’ların başında 300’e inen sinema salonu sayısı, 1500’e yaklaşıyor. Alışveriş merkezleri ile çok-salonlu sinemalar da artıyor. Ancak, salonlar ve seyircilerle birlikte sinema kültürü de değişiyor. Bu yeni sinemalarda, yer göstericilere de giderek daha az rastlanıyor. Büfe, temizlik gibi bir çok hizmeti yerine getiren gençler, kapıda bilet kesmekle yetiniyor. Kalabalık seanslar dışında, izleyiciler kendi yerlerini kendileri buluyor.

***

Yer göstericilerin yer göstermeye devam ettikleri yakın dönemden iki anıyla devam edelim:

Şehir merkezindeki çok-salonlu sinemalardan birinde izliyoruz Yaşamın Kıyısında’yı (Fatih Akın)… Filmin sonunda, Nejat (Baki Davrak) ile birlikte oturmuş deniz kıyısında bekliyoruz. Öyle dalmışız ki, jenerik akıp gitmiş, ışıklar yanmış (yoksa, illa da jeneriğin sonuna kadar oturacağım diyen tiplerden değiliz). Salonda kalan tek izleyiciler biziz. Boş meşrubat kutularını toplayan yer gösterici yanımıza yaklaşıyor. “Nasıl buldunuz?” diye soruyor. Ayaküstü ne diyebilir ki insan? “Etkileyiciydi” gibi bir beylik yorumda bulunuyoruz. Aslında en baştan beri söylemek istediğini söylüyor: “Sonu olmamış”. İtiraz ediyor, ‘mutlu’ ve ‘açık-uçlu’ sonlar üzerine bir tartışmaya giriyoruz. Bir sonraki seans başlayacağı için sonunu getiremiyoruz. Acaba ikna edebildik mi, yer göstericiyi?

Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu (Gore Verbinski), iyi bir ticari filmin bütün unsurlarını içeriyor… Gazetede okumuşum, arkadaşları uyarıyorum: “Film bitince hemen çıkmayalım, jenerikten sonra bir süpriz sahne varmış”. Nihayet jenerik akıyor. Duruma uyanmamış olan izleyicilerin tamamı çıkıyor. Günün son seansı ve vakit geceyarısına yaklaşıyor. Salonu ertesi güne hazırlayacak olan yer gösterici (aynısı değil) yanımıza geliyor. “Süpriz sahneye daha 10 dakika var. Çok beklersiniz. Ama eğer isterseniz, ben sonunda ne olduğunu size söyleyeyim”. Direnmeden kabul ediyoruz. Film dinlemek de, en az film izlemek kadar keyifli. Salondan birlikte çıkıyoruz.

***

Filmler üzerine düşünmenin, konuşmanın ve tartışmanın da yer göstericiliğe benzer bir yönü var. Birilerine, nasıl izlemek, yorumlamak gerektiğini göstermek anlamında değil de, yeni kapılar açmak, farklı bakış açıları sunmak ya da ‘karşı-açıyı’ göstermek anlamında (Janet Barış’ın Agos gazetesindeki yazıları, Yer Gösterici” başlığını taşıyordu).

Sinema üzerine düşünürken ve yazarken yapmaya çalıştığımız şey, bu türden bir yer göstericilik. Aynı zamanda da, hayatı ve dünyayı anlama, onun içerisinde kendimizi sorgulama çabası… Bir gün bir filmle bunun sırrına erişemeyeceğimizi, tersine, her filmin durumu daha da karmaşık hale getireceğini bilerek ve arzulayarak…

Çeşitli işlerde, farklı uzunluklarda ve tarzlarda yazılar yazdım: haber, rapor, dilekçe, tez, referans mektubu… Bunlar da belki yer göstericiliğin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Taraf ile birlikte, bunlar arasına ‘köşe(lemece)’ de katıldı. Çok şey öğrendim ve açıkçası keyif aldım. Sinema eleştirisinin pir-i muganlarından Serge Daney’in, kendi gazete/köşeleme serüveni için, Stewart Granger’ın bir filmdeki repliğinden esinle, söylediği gibi: “Bu alıştırma yararlı oldu, bayım” (umarım sizler için de öyledir). Ama ayrılmak zamanı geldi. Pek çok gerekçe sıralanabilir: ‘köşe’ tarzının zorlukları, getirdiği deformasyon, aynı tadı sürdürememe endişesi ve yapılması gereken başka işler…

Evet, jenerik aktı. Ama Seyfi’nin dediği gibi, “film bitmiyor.

(Taraf gazetesinde 10.9.2009’da yayınlanmıştır)

okuma önerileri

Fatih Özgüven, (hangi akla hizmetse) Soysuzlar Çetesi diye Türkçeleştirilen Şerefsiz Miçler‘i (Inglorious Basterds, Quentin Tarantino, 2009) ele alıyor. Ufuk açıyor, keyif veriyor. İngilizce tartışmalar içinse, mekanı cennetlik David Hudson‘ın derlemesine bakabilirsiniz. Ignatey Vishnevetsky de, The Auteurs‘deki “21. Yüzyıl Nedir ki”? yazısında filme farklı bir açıdan bakıyor. Biraz altında Jonathan Rosenbaum’un yorumu yer alıyor.

New Left Review Türkiye, Jonathan Rosenbaum’un Serge Daney yazısını Türkçeye çevirmiş. Keşke, birileri de çıkıp, Daney’i Fransızcadan Türkçeye çevirse.

festival ağı

Venedik’in Altın Aslanı ve Kırmızı Halı

Geçen hafta festivallerin kısa tarihçesine bir giriş yapmış ve Venedik Film Festivali örneğiyle jeopolitik kararların önemine değinmiştik. Venedik’in (faşist İtalya ve Almanya eksenindeki) tarafgir tutumuna tepki olarak doğan Cannes Film Festivali, ilk kez 1946’da düzenlenir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında festivallerin sayısında belirgin bir artış gözlenir: Locarno (1946), Karlovy Vary (1946), Edinburgh (1946), Brüksel (1947) ve Berlin (1951).

Bu dönemde festivaller, ulusal sinemaların sergilendiği bir vitrin işlevini görmektedir. Katılım, ülkeler göre değerlendirmekte, festivallere gönderilecek filmleri ülkelerin ulusal komiteleri seçmektedir. Bu işleyiş beraberinde bazı ülkelerin ve filmlerin dışlanmasını da getirmektedir. Bu durum çeşitli tartışmalara ve diplomatik sorunlara neden olmaktadır.

Bütün ülkelerin katılabileceği bir sinema olimpiyatı düşüncesi, festivaller arasındaki rekabet nedeniyle kabul görmez. Sinema dünyası, çareyi festivaller arasında hiyerarşiye dayalı bir sınıflandırma yapmakta bulur. Uluslararası Film Yapımcıları Federasyonu FIAPF’ın geliştirdiği akreditasyon sisteminde Berlin, Cannes ve Venedik’in yanı sıra sekiz festival daha A sınıfına dahil edilir. Festivallerin sınıflandırılması her yıl yeniden ele alınır.

1960’lardan itibaren, film seçiminde ülkelerin temsilinden başka öncelikler de gözönüne alınmaya başlanır: kendine özgü üslupları olan yönetmenler (auteur) ya da belirli temalar. Bu dönemde, festivaller bir sanat dalı olarak sinemanın önemine vurgu yapmaktadır.

Festivallerin tarihsel gelişimindeki son aşama ise, 1980’lerden bu yana gözlenen nicel artıştır. Bugün tüm dünyadaki film festivallerinin sayısının 2000’e yaklaştığı tahmin ediliyor. Buna karşılık festivaller arasında bir işbölümüne gidildiği gözleniyor. Büyük uluslararası festivallerin yanı sıra, bölgesel ve yerel festivaller düzenleniyor. Belgesel, canlandırma gibi tarzlara, genç yeteneklere, belirli toplumsal gruplara ayrılmış özel festivaller var.

Bu yeni dönemde festivallerin önemli bir bölümün kurumsallaştığını ve profesyonel bir etkinliğe dönüştüğünü söyleyebiliriz. Günümüzde, çok boyutlu bir dinamiğe sahip bir festival ağından söz edebiliriz.

Bu ağın üyeleri kimlerden oluşuyor? En başta sinema dünyasının profesyonelleri (yönetmenler, yapımcılar, vd.) yer alıyor. Resmi görevliler, eleştirmenler ve sinemaseverler de festivallerin düzenli katılımcıları arasında.

Festivaller, film yapım, dağıtım ve gösterimi açısından en önemli aracılardan biri. Yeni projeler ilk kez burada değerlendiriliyor. Ortak yapım anlaşmaları burada gerçekleştiriliyor. Festivale katılan filmlerse, burada görücüye çıkıp dağıtım ve gösterim olanağına kavuşuyor. Bu anlamda, festivaller, filmlerin kültürel değerlerini belirleyen en önemli arena. Festival programına seçilen ya da ödül alan filmlerin satış ve gösterim şansı yükseliyor.

Hollywwod’un egemen olduğu ticari gösterim ağına alternatif ya da onu tamamlayan bir diğer şebeke festivaller…

Bunun yanı sıra, özellikle bazı büyük festivaller, yatırımcıların ve hukuk danışmanlarının da dahil olduğu bir ticari pazar oluşturmakta. Festivallerin turistler açısından önemli cazibe merkezi olduğu da bir gerçek. Paris ve Roma gibi büyük kentler yerine, Cannes ve Venedik gibi sayfiye yerlerinin seçilmesinin nedeni de bu. Öte yandan, küreselleşmenin getirdiği rekabet ortamında, bütün kentler, “imajlarını” geliştirmek adına festivallerden yararlanmaya çalışıyor.  Kent pazarlamasının (moda deyimle markalaşmanın) olmazsa olmazlardan biri festivaller.

Alternatif bir sinema ağı olarak festivallerin, giderek artan homojenleşmeye karşı, önemli bir işlev gördüğünü söyleyebiliriz. Ancak, festival ağının dinamiklerinin de bir grup elit tarafından belirlendiğini ve tercihlerin ardında yeni-sömürgeci bir eğilimin yattığını da unutmamak gerek. Türkiye sinemasının, İran ve Romanya gibi ülkelerin ardından, festival ağının yeni gözdelerinden bir durumuna geldiği bugünlerde bu meseleye biraz daha kafa yormak gerekiyor. 

(Taraf gazetesinde 3.9.2009’da yayınlanmıştır)

festivaller

Kevin Spacey Saraybosna Film Festivali’nde

Geçtiğimiz hafta, Güneydoğu Avrupa’da (bu coğrafi tanımlamalar giderek bir tuhaf olmaya başladı) sinemanın durumunu ele alan bir foruma katılmak üzere Saraybosna Film Festivali’ndeydik.  Koşulları birbirinden oldukça farklı ülkeler arasında görüş alışverişi, işbirliği ve ortak-yapım olanaklarına odaklanan bu toplantı beklenebileceği gibi pek de verimli geçmedi. Bunun nedeni, gündemin çokuluslu şirketler (dijital projeksiyon pazarlamacıları) ve Avro-bürokratlar (Euroimages, Media gibi kuruluşların temsilcileri) tarafından belirlenmiş olmasıydı. Sinemanın gerçek sorunlarına kıyısından bile değinilmeyen bu toplantının notlarıyla canınızı sıkmayacağım.

Sizlere daha keyifli festival notları hazırlıyordum. Ancak, yoğun gündem ve sinema sevgisi ağır basınca, geçen hafta köşeyi pas geçtim ve fiyakalı köşeyazarı deyimiyle yıllık iznimin bir bölümünü kullandım.  Üstelik bu kadar yol katetmişken, şehri görmeden ve gençliğimizin kahramanı Galatasaraylı Hotiç’in yerinde köfte yemeden dönülmezdi.   

Yiyip içtiklerim benim olsun, gördüklerimi anlatayım diyeceğim… Ama bu kez de önünüze bayat festival haberleri sunmak istemem. Dilerseniz bunun yerine film festivallerinin kendisini masaya yatıralım. Hem önümüz Venedik, hemen ardından festivallerin parlayan yıldızı Toronto geliyor. Daha Ekim ayını bulmadan Antalya Film Festivali ile ilgili tartışmalara da değiniriz.

Film festivalleri üzerine bugüne dek yapılmış en kapsamlı akademik çalışma Marijke de Valck’ın Film Festivalleri: Avrupa Jeopolitiğinden Küresel Sinemaseverliğe (Amsterdam Üniversitesi Yayınları, 2007) adlı kitabı. Valck’in rehberliğinde önce festivallerin tarihçesine bir göz atalım.

Aslında, festivaller neredeyse film gösterimlerinin başlangıcıyla yaşıt. İlk film festivali 1898’in yılbaşında Monaco’da düzenlenmiş. Bunu Torino, Milan, Palermo (İtalya), Hamburg (Almanya) ve Prague’daki (Çekoslovakya) festivaller izlemiş. İlk yarışmalı festivali ise, sinemanın öncüsü Lumière kardeşler 1907’de yine İtalya’da düzenlemiş.

Ancak, bugünkü anlamda festivallerin atası Venedik… İlk festival, sanat bianelinin bir parçası olarak 1932’de düzenlenmiş. Faşist Mussolini hükümetinin desteğini alan festival 1934’ten itibaren yıllık olarak düzenlenmeye başladı. Uluslarası film festivalleri ağının başlangıcını oluşturan bu tarih, aynı zamanda sessiz filmden sesli filme geçildiği yıllara denk düşüyor.

Bilindiği gibi, sesli filme geçiş, kısa bir bocalama döneminin ardından (1927-1932), Amerikan sinemasının dünya çapında egemenliğini pekiştirmesine yol açan en önemli gelişmelerden biri. Fransa ile kıyasıya bir rekabet halinde olan Hollywood, senkronize dublajın gelişmesiyle dil sorununu aşacak, film sanayiinin ölçek avantajı ve ABD hükümetinin uluslaları politikalarının desteğiyle Avrupa’da ve pek çok yerde pazar payının çoğunu ele geçirecekti.

Demek ki, festivallerin gelişiminde Avrupa sinemasının ilk ciddi krizinin belirgin bir rolü var. Avrupa’dan doğup gelişen bu olgunun merkezinde, ülkeyi ve sanatını önplana çıkarmaya çalışan bir jeopolitik gündem yatıyor.   

Venedik, bu çerçeveye uygun olarak, çeşitli ‘ulus-devletleri’ festivale davet ederek, en iyi filmleri sunacakları bir platform sağlıyordu. Katılım, bugünkünden farklı olarak, spor karşılaşmalarında olduğu gibi ülke temeline dayanıyordu. Öte yandan, Hollywood’un ticari örgütü Amerikan Sinema Yapımcıları ve Dağıtımcıları Birliği (MPPDA) de ABD’nin ulusal temsilcisi olarak festivalde yer alıyordu.

Festivaller, bir yandan Hollywood egemenliğine karşı direnmeye çalışan Avrupa sinemasına hayat öpücüğü kondurmaya çalışırken, daha başlangıçta, ticari sistemin dışında kalamıyor ve ABD ile flört ediyordu. Festivallerin iki cami arasındaki binamaz konumları bugün de sürdürüyor.

Ancak, o tarihlerde filmler kitlesel ticari ürünler değil, kültürel kimliğin önemli bir göstergesi olan ulusal sanat ürünleri olarak değerlendiriliyordu. Tabi bütün bunlar iktidar ve ideoloji mücadelesini de beraberinde getiriyordu.

Faşist partinin ideolojik ve kültürel yörüngesine giren Venedik Film Festivali, 1936’da onur konuğu olarak Goebbels’i ağırlıyordu. 1938’de büyük ödül olan Mussolini heykelciğini, Almanya’dan Olympia (Leni Riefenstahl) ve İtalya’dan Pilot Luciano Serra (Goffredo Allessandrini) paylaşıyordu. Goebbels’in, kitleleri harakete geçirmek için, Potemkin Zırhlısı gibi bir film gerçekleştirme düşüncesine sinemacılar sahip çıkıyordu.

Venedik Festivali’nin ‘danışıklı dövüş’ ortamı Fransız, İngiliz ve Amerikalıları rahatsız etmişti. 3 Eylül 1938’de Venedik’ten Paris’e giden trende, bir grup eleştirmen ve sinemacı, propaganda platformu olmayan bir festival için hazırlıklara giriştiler. Bunu izleyen günlerde yapılan girişimlerin ardından yeni festivalin evsahibi olarak, Paris yerine güneşli Cannes seçildi. Festival tarihi 1-20 Eylül 1939 olarak belirlendi. Ancak, Hitler’in 1 Eylül’de Polanya ve Fransa’yı işgali, festivalin savaş nedeniyle yedi yıl süreyle ertelenmesine neden olacaktı. Savaştan sonra 20 Eylül-5 Ekim 1946’da gerçekleşen Cannes ve diğer festivallere de önümüzdeki hafta bakalım. 

(Taraf gazetesinde 27.8.2009’da yayınlanmıştır)