bir çınlama kalırsa kulaklarımda

23 Nisan 2009’da Hakkari’de polis tarafından dipçikle dövülen S.T., olayın üzerinden üç aydan fazla bir süre geçmesine rağmen yaşadığı travma nedeniyle konuşmakta güçlük geçiyor. 
95 şair, S.T. ve şiddet mağduru tüm çocuklar için bir ortak şiir kaleme almışlar (basından). Yakında kitap olarak yayınlanacak şiire Semih Poroy’un desenleri eşlik ediyor. Şiirin tamamına Birgün gazetesi (26.7.2009), ekşi sözlük vb. üzerinden ulaşabilirsiniz.
Ve işte küçük bir tadımlık:
bir çınlama kalırsa kulaklarımda
hepinizin sağırlığındandır,
ölü bir nokta kalırsa gözlerimde
hepinizin körülüğünden.
(…)
yurdunu sev, yurdunu koru;
tüfenginin dipçiğini
eksik etme insanından..
.. böyle olunur devlet, 
emret; yazsın bunu,
kafasına hem
defterine seyfi!
(…)
ah! dipçik düşüyor hep diptekilerin payına 

"bıraktığıma göre bir tane yakabilirim"

Ne yalan söyleyeyim, sigara içmeyen biri olarak, kapalı alanlarda sigara içilmesinden rahatsızlık duyuyorum. Ortalıktaki duman çoğu zaman yiyip içtiklerimi zehir ediyor, bünyemde günlerce süren rahatsızlığa neden olabiliyor. Bu nedenle, geçtiğimiz haftasonu uygulamaya konan yasaktan memnuniyet duydum. Ama söz konusu yasağın sunuluşunda, tartışılmasında ve uygulanışında insanı rahatsız eden bir şeyler var. Birlikte adını koymaya çalışalım…

Önce afişlerden başlayalım: Bir tarafta Tayyip Erdoğan, diğer tarafta Muhsin Yazıcıoğlu (kendisinin yasağa desteğiyle kalplerde olduğu” belirtiliyor) ve ortalarında Ahmet Türk “dumansız havaya” destek olduklarını belirtiyorlar. (Ertuğrul Günay’ın deyimiyle) Yaratıklar” bütün kentteki posterlerde sonuncu ismin üzerini kazıyarak görevlerini yerine getirmişler… Bu politikacıları kim neye göre seçmiş, neden bütün parti başkanları yok, aralarında neden bir bakan da yer alıyor? Belli değil. 12 Eylül cuntası karşısında “Ben Atatürkçü değilim” diyen Nadir Nadi gibi, “dumansız havanız sizin olsun, ben boğulmaya razıyım” diyesi geliyor insanın…   

***

Neredeyse bir zamanlar hayatta ve filmlerde herkesin sigara içtiğini unutacağız. Aslında Hollywood sinemayı bırakalı çok oluyor. Filmlerde sigara artık kötü adamlara özgü bir lüks olarak tanımlanıyor. ABD’de filmleri değerlendirip yaş sınırlanamalarını belirleyen Motion Picture Association of America, iki yıl önce, sigarayı özendiren ya da herhangi bir mazarete/bağlama dayanmadan sigara içilen filmlerin yaş sınırlamasını yükseltme kararı aldı.

Bütün bunlar bir yere kadar anlaşılabilir. Peki televizyondaki tuhaf sinema yasağına ne diyeceğiz? Ekranda sigara ve içki görünen yerlerin bulanıklaştırılmasının Türkiye’ye özgü “dahiyane bir buluş sanıyordum. Başlangıçta şaşırıp televizyonun ayarlarıyla oynamış, ardından Bir seks sahnesi oynuyor herhalde” diye düşünmüştüm. Durumu anlayınca da, yetkililere şapka çıkarmıştım. Meğer filmlerde sigara içilmesinin 2000 yılından beri yasak olduğu, Tayland’da da televizyonda sigara görüntüleri kapatılıyormuş. 

Bu müthiş uygulama sayesinde bazen bütün bir film boyunca belirli bir oyunucun yüzünü görmek mümkün olmuyor. Filmi önceden izlemişseniz sorun yok, hayalinizde canlandırabilirsiniz. Ancak izlemediğiniz bir filmse, söz konusu sahneler için tahmin yürütmek zorundasınız.

Bunun, diyelim ünlü bir sanatçıya ait, değerli bir tablonun üstünü çizmekten, tahrip etmekten bir farkı var mı?  Dumansız alana tamam ama filmlerime dokunmaya ne hakkınız var?

***

Jim Jarmusch’un çekimlerine kapalı alanlarda sigara yasağı yokken başladığı ve 2003’te tamamladığı Kahve ve Sigara, bu iki “kötü alışkanlığı” “güzel muhabetlerle” ele alır. Filmdeki 11 kısa bölümde, tanınmış isimler tutku, keyif ve bağımlılık üzerine sohbet ederler. Kaliforniya’da Bir Yerlerde” başlıklı bölümde kenidisine sigara tutan Tom Waits’in teklifini Iggy Pop Artık bıraktğıma göre bir tane yakabilirim” diyerek kabul eder. Ardından zincirleme sigara içerler.

Farkındayım, alaycı, sinirli ve biraz da safça bir yakınma oldu benimki… Ama yasakların ardındaki ikiyüzlü faşizm, şu sıcak günlerde bana da bir tane yakabilirim dedirtiyor. İyisi mi, bulanık ekranları kapatıp “kötü alışkanlıklara” değilse bile başka mecralardaki “yasaksız filmlere sarılmalı.

(23.7.2009 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)

yolculuk

Haritalara ve resimlere tutkun çocuğa

Evren sonsuz iştahı kadardır

Lambanın ışığında dünya ne kadar kocaman!

Hafızanın gözünde dünya ne kadar küçük!

Bir sabah, yola koyulduk  

Beynimiz alev alev

Yüreğimizde hınç

ve acı arzularla


ilerliyoruz, dalgaların ahenkini izleyip

denizlerin bitimliliğinde

sonsuzluğumuzu yatıştırıyoruz




Şiir: Charles Baudelaire, Yolculuk (Kötülük Çiçekleri)

Okuyan: Julie Delpy
Görüntüler:  Night of the Hunter (Caniler Avcısı) (1955)   

Histoire(s) du cinema 2(a): Seule le cinema (Jean-Luc Godard, 1997)

seyretmek örgütlenmektir bir düşünün abiler

Cinefil dergisi adını, eleştirmen Serge Daney’in cinephile (sinefil) ve ciné-fils (sine-çocuk) arasında yaptığı bir kelime oyunundan alıyor: “Bir sinefil, ciné-fils, sinema çocuğu olmalıydım, şu ya da bu filmde pek çok kez mitolojik olarak yeniden doğmak için…”

Dergi, Volker Schlöndorf, Wim Wenders, Mike Leigh, Catherine Breillat gibi ünlü yönetmenlerle yapılmış söyleşilere yer veriyor. Tadımlık olarak sinema ve politika üzerine konuşan Ken Loach’a kulak verelim:

Sinema sinemadır. Siyasi bir hareket değil. Bir film en fazla bir soru sorabilir ya da alternatif bir bakış açısı sunabilir. Ancak, sinema salonun dışında bir şeyler yapabilmek için, bir siyasi harekete ihtiyacınız olacaktır. Örgütlenmiş, liderliği olan, yaptığı sağlam çözümlemelerle güçleri harekete geçirebilen, bu sayede de değişim yaratabilen bir siyasi harekete… Amerikan solunun kullandığı eski sloganı hatırlayın: “ajite et, eğit ve örgütle”. Ehh, film belki insanları bir parça ajite eder. Ama ne eğitebilir ne de örgütlenmelerini sağlar. Öyleyse bırakın da insanları ajite etmek için ne gerekiyorsa yapalım. Ama sizler de sinema salonunda çıkınca allahaşkına örgütlenin.  

yeni anlatılar

Geçtiğimiz hafta usta yönetmen ve senaryo yazarı Paul Schrader’in sinema izleyicisinin dikkatini çekmenin giderek güçleştiğine dair yorumuna yer vermiştik. Schrader bu durumu, izleyicinin televizyon, internet gibi çeşitli kanallardan çok fazla anlatı izlemesine bağlıyor ve anlatı yorgunluğu” olarak adalandırıyordu. İzleyicinin değişik olay örgülerine ve bunların farklı versiyonlarına âşina olduğunu belirten yönetmene göre, özgün bir hikâye anlatabilmek giderek imkansız hale geliyordu.

Paul Schrader, geleneksel hikâye anlatımının izleyicinin ilgisini çekmekte yetersiz kalması karşısında, “karşı-anlatıların” yaygınlık kazandığını belirtiyor.   Schrader’in karşı-anlatı olarak tanımladığı yapıtların ortak özelliği ise, gerçeklik ile kurmaca arasındaki sınırda gezinmeleri ve çoğu zaman kendilerini izleyiciye gerçek” ya da “gerçekçi” olarak sunmaları.

***

Bu hafta, bu tanımlamadan hareketle, yeni anlatıları masaya yatıracağız. Schrader’in sınıflandırmasını biraz değiştirerek, Türkiye’den yakın tarihli örneklere yer vereceğiz:

1. Belgesel: Bu başlığın burada ne işi var diye sorabilirsiniz. Belgesel elbette yeni bir anlatı tarzı sayılmaz. Burada daha çok, belgesellerin son yılarda ticari sinemalarda gösterime girmesinden, süre, dramatik yapı vb. yönünden kurmaca filme yakınlaşmasından söz ediyoruz. Sınırların sorgulanmasına bir örnek olarak, belgesel film İki Dil Bir Bavul’un (Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan), Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘En İyi Film’ kategorisinde yarışmakla kalmayıp, iki ödül birden kazanmasını verebiliriz.

2. Yarı-belgesel ya da canlandırma drama: Bu başlık altındaki anlatılar çok çeşitlilik gösteriyor. Bu örnekte, günlük yaşamdan bir kesit, o durumun bizzat tanığı olan kişilerin gözünden aktarılırken, yönetmen yaratıcı müdahalelerde bulunabiliyor. Kimi zamansa, öyküsü anlatılan kişilere zaman zaman profesyonel oyuncular eşlik ediyor. Ya da daha önce yaşanmış bir olay, tanıklar ya da oyuncular tarafından yeniden canlandırılıyor. Çoğunlukla anekdotlar üzerinden ilerleyen bu anlatılar, izleyiciye “kurgulanmamış” bir yaşam izlenimi sunuyor. Bu tarzın yakın zamanlı örnekleri arasında Gitmek (Hüseyin Karabey), Köprüdekiler (Aslı Özge), 11’e 10 Kala (Pelin Esmer) sayılabilir.

3. Reality TV: Belgesel ve kurmaca ayrımını sorgulayan anlatılar sinemayla sınırlı değil. Televizyonda da, bir senaryoya bağlı olmadan ilerliyormuş gibi görünen örneklere sıkça rastlanıyor. Önceden kolayca tahmin edilebilir senaryolardan bıkan izleyiciler için bu programlar yeni bir seçenek oluşturuyor. Ancak, bu tür programların da aslında bazı formüller (senaryo) üzerine inşa edildiğini unutmamak gerek.

4. Mini diziler: cep telefonları ya da YouTube gibi platformlar için özel olarak üretilen bu kısa (3-15 dakika arası) dizilerin temel özelliği, gerçek hikâyeler sundukları izlenimini yaratmaları. Bir zamanlar YouTube’un en çok izlenen gönderilerinden olup, diziye dönüştürülen lonelygirl15 bu tarza iyi bir örnek.

5. Video oyunları: Spektrumun diğer ucunda ise bilgisayarda canlandırılmış karekterleriyle video oyunları yer alıyor. Bunları yeni anlatılara dahil etmemizin nedeni, izleyiciyle kurdukları etkileşim. Oyuncu/izleyicilere hikâyenin seyrini değiştirebilme olanağı sunmaları, önceden kurgulanmışlık hissini ortadan kaldıran etkenlerden biri.

***

Tanımlamaya çalıştığımız bu yeni/karşı-anlatılar, geleneksel hikâyelere karşı güçlü bir seçenek oluşturuyor. Öyleyse, anlatıların sonundan çok, dönüşümünden söz etmek daha doğru. Eğlence tarzındaki değişim, anlatılardaki değişimi de zorunlu kılıyor. Karanlık bir odada perdeye yansıtılan görüntülerin yerini farklı mecralarda izlenen yeni anlatılar alıyor. Son sözü Paul Schrader’e bırakalım:

Hikâye anlatımı, merasim olarak başladı, zamanla ayine döndü. Ortaçağda ticarileşti, 19. yüzyılda önemli bir iş kolu haline geldi, 20. yüzyılda ise uluslararası bir endüstriye dönüştü. Günümüzde ise, postmodern çağın vazgeçilmez parçası. Senaryo yazarları olarak kendi başarımızla mücadele ediyoruz. Etrafı duvar kağıdıyla kapladık, ancak kimsenin astığımız resmi fark etmesini sağlayamıyoruz (…) Bu bir kriz değil. Sinemanın karşı karşıya olduğu krizlerden yalnızca biri.

 (16.7.2009 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)

Not: Bu konuda ayrıca Necati Sönmez’in Mavi Defter‘deki “Kurmaca yaşamlar, belgesel dünyalar” başlıklı yazısına bakınız.

sineşiir

UMUTSUZ BİR CANLILIK

 

Tıpkı bir Godard filmi gibi: tek başına,

Latin Neo-kapitalizmin otoyollarında

yol alan bir arabada – havaalanı dönüşü –

(Moravia’yı bavullarıyla baş başa bırakıp)

“Alfa Romeo’sunu sürüyor” tek başına

tanrısallığı ancak içli dizelerle

anlatılabilir bir güneş altında

– yılın en güzel güneşi –

tıpkı bir Godard filmi gibi:

bu kıpırtısız, benzersiz güneşin altında

ışıyor

Fiumicino limanının ağzı

– kimseye belli etmeden gelen motorlu bir tekne

– yırtık pırtık gün giysili Napolili denizciler

– bir trafik kazasının çevresinde üç beş kişi …

 

– tıpkı bir Godard filmi gibi – neo-kapitalizmin

utanmaz acımasızlığının orta yerinde

duygusallık izleri –

direksiyonda

Fiumicino yolunda,

 

ve işte şato* (ne güzel

bir gizem Fransız yönetmen için,

puslu, bitimsiz, binlerce yıllık güneşin altındaki

papanın bu hayvan azmanı,

toprak kölelerinin çirkin tarlaları, dizi dizi ağaçlar

üstünde mazgallarıyla) …

– diri diri ateşe atılmış, kamyon tekerleri

altında kalmış, bir incir ağacına

asılmış bir kedi gibiyim,

 

ama, yedi canından en azından

altısı geri kalmış,

kan çorbasına dönüşmüş bir yılan,

yarısı yenilmiş bir yılanbalığı gibi

– yumulu gözlerin altında çökmüş yanaklar,

kafaya serpili iğrenç saçlar,

çocuk kolu gibi incecik kollar

– gebermek istemeyen bir kedi, Balmondo

Alfa Romeo’sunun direksiyonunda” özsever

bir kurgu mantığında

zamandan kopuyor, katıyor

Kendini:

peş peşe geçen saatlerin sıkıntısıyla

öğle sonrasının öldürücü parlaklığıyla

hiçbir ilgisi olmayan görüntülere…

 

Anlatamamak değil

ölüm, ölüm artık

anlaşılamamak.

 

Ve papanın bu hayvan azmanı,

incelikten yoksun olmayan – uysal

köleler gibi temelde

masum toprak ağalarının

tımarlarının anısı –

yüzyıllar boyunca

binlerce öğlenin

tek konuğu bu güneşin altında,

 

bentler, genç kavaklar, karpuz tarlaları

arasından yükselen

papanın bu hayvan azmanı,

 

payandaları Roma’nın açık portakal sarısı

Etrüsk, Roma yapıları gibi çatlak

papanın bu hayvan azmanı,

 

artık anlaşılmaz olmak yolunda.

 

Çeviren: Rekin Teksoy

 

* Papanın yazlık sarayı (Çev.) 

anlatı yorgunluğu

Paul Schrader

Walter Benjamin hikâye anlatıcılığının hikâyeleri tekrarlama sanatı olduğunu söyler. Birbirlerinden farklı olarak nitelendirilebilecek hikâyelerin sayısının sınırlı olduğu yaygın bir görüştür. Vladimir Propp hikâyenin öncüsü sayılabilecek masalları incelediği yapıtında, farklı karakter rollerinden ve ‘işlev’ adını verdiği durumlardan söz eder. Bütün bu karakter ve işlevlerin farklı biçimde biraraya getirilmesiyle oluşturulacak masalların sayısı sonsuz olmakla birlikte, temelde sınırlı sayıda kategoriye ayrılırlar. Bu kategorilerin sayısı kimine göre 29, kimine göre 69’dur.

Yedi Olayörgüsü (2004) başlıklı bir kitap yazan Christopher Booker’a göre ise,  bütün bu anlatılar yedi başlık altında incelenebilir. Çok sayıda roman, film ve televizyon dizisini inceleyen Booker, yedi ana olayörgüsünü şöyle sıralar: Canavarı Yenmek, Sıfırdan Yükselmek, Arayış, Yolculuk-Dönüş, Komedi, Trajedi ve Yenidendoğuş. Booker bunlara bir de İsyan ve Gizem kategorilerini ekler. Ancak, yazara göre Romantik akımla birlikte (yaklaşık 200 kadar önce) klasik olayörgüsünden bir ölçüde kopulmuştur. Bunun nedeni bireyin benliğindeki parçalanmadır. Bu sayede klişeler yıkılmakla birlikte, hikâyeler bir türlü arzu edilen sona (bütünlüğe) ulaşamamaktadır.

Buna karşın, çevremizi saran popüler romanlara ve filmlere baktığımızda, gerçekten de insanların aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten bıkmadığını görüyoruz. Uyarlamalar, yeniden-çevrim filmler bu durumun bir diğer göstergesidir. Buradan haraketle, okuyucu/izleyicinin bir yapıttan zevk alabilmesi için onun bir ölüçüde tanıdık olması gerektiğini söylebiliriz. Ancak, bu oldukça riskli bir durumdur, zira fazla benzerlik bıkkınlık hissi yaratabilir. Bunu önlemek için de farklılaştırmaya gereksinim duyulur. Tekrar ve farklılık, tür kavramının da temel çerçevesini oluşturur.

***

Bu noktaya kadar herkesin bildiği bir gerçekten söz ettik: Yıllardır aynı hikâyeleri dinliyoruz… Peki, kitle iletişim araçlarının yaşamımızın önemli bir parçası durumuna geldiği, bilgisayar ya da televizyon ekranı karşısında saatler geçirdiğimiz günümüzde bu ne anlama geliyor? Acaba, tekrarlanan anlatılardan aynı ölçüde haz alıyor muyuz?

Medya tüketimindeki artış sayesinde, televizyon dizilerinden video oyunlarına, internet ortamında paylaşılan görüntülerden anlatı formunda sunulan haberlere, her gün onlarca hikâyeyle karşılaşıyoruz. Usta senaryo yazarı (Taksi Şoförü) ve yönetmen (Mishima) Paul Schrader’e göre, bütün bunlar izleycide bir anlatı yorgunluğuna” yol açıyor. Schrader geçtiğimiz günlerde Guardian gazetesinde yayınlanan (19.06.2009) yazısında, bu durumu bir örnekle açıklamış. 30 yaşındaki hayali medya izleyicisine Ollie Overwhelmed adını vermiş Schrader. Biz Burhan Bungun diye çevirelim: “Burhan’ın dedesinin babası, 30 yaşına geldiğinde yaklaşık 2,500 saat görsel-işitsel anlatı izlemişti. Aynı yaşta, dedesi 10,000 saat, babası ise 20,000 saat anlatı izlemiş olsun. 30 yaşına girdiği 2009’da, Burhan’ın izlemiş olduğu anlatıların toplamı 35,000 saati bulacak.”

Bu derece yoğun bir medya tüketimi sonucu, günümüz izleyicisinin farklı hikâye türlerine aşina olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Paul Schrader’e göre, hikâye anlatıcısı açısından izleyicinin dikkatini çekebilmek giderek güçleşiyor. Örneğin, bir seri katil hikâyesi izleyecek olan seyirci, yalnızca ana olay örgüsünü değil, bu olay örgüsünün farklı permütasyonlarını, bu permütasyonların taklitlerini ve taklitlerin permütasyonlarını” çoktan görmüştür. Schrader izleyicinin dikkatini çekebilmek için denenebilecek farklı yolların da (daha fazla kan, parodi, alışılmadık karakterler vb.) tükendiği görüşünde.

Usta senaryocuya göre, sözel anlatımda izleyicinin dikkatini çekebilmek daha da zor (Schrader, senaryo yazarlığının edebiyattan çok sözlü anlatı geleneğine yakın olduğunu belirtiyor). Hayali izleyici Burhan Bungun, çok sayıda hikâye izlediği için, tıpkı bir yapımcı gibi bu anlatılanları hemen kategorize edecek, belleğinde dosyalayacak ve cevabı yapıştıracaktır: “Ben bu filmi biliyorum.

Schrader, yedi gün yirmidört saat medya ortamında yaşayan bir izleyici karşısında, özgün olabilmenin 50 yıl öncesine göre zorlaştığını kaydediyor.

***

Bir dönemin en özgün senaryolarını kaleme almış Schrader’in yorumu dikkate değer. Ancak, görüşlerine itiraz için yakınlarda okuduğumuz bir haberi örnek verelim: Steven Spilberg, Chan-wook Park’ın İhtiyar Delikanlısı’nı (2003) yeniden çekecekmiş. Amerikan izleyicilesinin zevkine uyarlamak için, filmde aşırı şiddet ve ensest unsuruna yer verilmeyecekmiş. Bu örnekten hareketle iki noktayı vurgulamakta yarar var: Giderek artan olanaklara karşın, medya ürünleri eşitsiz biçimde dağıtılıp izleniyor, bir diğer deyişle hâlâ geniş kesimlerin izlemediği görece özgün hikâyeler bulunabiliyor.  Bu ürünlerin kitlelerce beğenilmesinin yolu, kültürel açıdan hedef kitlenin zevklerine uyarlanmasından geçiyor (tekrar ve farklılaştırma).

Son olarak, olayörgüsünün filmin unsurlarından yalnızca biri olduğunu kaydetmeli. Bilindiği gibi, senaryonun dışında, izleyicinin filmden çıkaracağı anlamı ve alacağı hazzı belirleyen pek çok öğe var: oyunculuk, sanat ve görüntü yönetmenliği, kurgu ve müzik gibi… Aynı zamanda yönetmenlik de yapmış biri olarak Schrader, belki bu anlamda da seçeneklerin tükenmekte olduğu görüşündedir. 

(9.7.2009 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)

dünya sinema istatistikleri

Araştırmacılar sinemayla ilgili derli toplu veri toplamanın zorluklarını bilir. Dünya ölçeğinde veri elde edebileceğiniz kaynakların sayısı sınırlıdır. Yakın zaman kadar UNESCO’nun kültür istatistikleri bu alanda önemli bir boşluğu dolduruyordu. Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi de bu alanda çalışan kuruluşlardan biri. Her iki kurum da kaynaklarını ağırlıklı olarak resmi devlet kurumlarından sağlıyor ve yeterince güncelleyemiyor.

Bu alandaki boşluğu son yıllarda Cahiers du cinema dergisinin “Dünya Sinema Atlası” dolduruyor. Ek olarak yayınlanan Atlas, bugüne kadar derginin İngilizce versiyonunda da yer alıyordu. Ancak, bu yıl yayıncılar İngilizce çeviriye gerek duymamışlar. Screenville‘den Harry Tuttle sağolsun, Atlas’ın güzel bir özetini çıkarmış. Bununla da yetinmemiş, geçmiş yılların verilerini de derleyerek nefis tablolar hazırlamış. Üç bölümlük kaçırılmayacak bir çalışma: 1, 2 ve 3. bölümler için….

nostalji



1990’lar ve 2000’li yılların hâkim duygusuydu geçmişe duyulan özlem ya da nostalji… Muazzez Ersoy’un bir zamanların popüler Türk Sanat Müziği parçalarını yorumladığı “Nostalji” başlıklı albüm serisinden eski filmlere her yerde izlerini görmek mümkün bu yeni duyarlılığın. Son yıllarda, özlenen dönemlere ait ürünlerin sonuna kadar tüketilmesiyle nostalji rüzgarı biraz hız keser gibi oldu. Ancak yeni keşifler ve rastlantılar bu duygunun hâlâ devamını sağlıyor. 1970’lere ve 1980’lere damgasını vuran iki önemli yıldızın birbiri ardına ölümü, tam da unuttuğumuzu sandığımız anda nostaljiyi canlandırdı.

 Geçmişe yönelik bu özlem – ironi dışında – eleştirel bir mesafa içermediği, günün gerçeklerinden hayali bir geçmişe kaçış arzusu içerdiği için eleştirilir. Bu eleştiriye hak vermemek mümkün değil, zira siyasal alanda nostalji muhafazakar ve faşist çevrelerin sıkça başvurdukları bir duygudur. Bu çerçevede, geçmişteki güzel günlere yapılan atıfla mevcut düzen eleştirilir, geleceğin ehil ellerde nasıl şekillenebileceğine vurgu yapılır.

Elbette, nostaljiyi bütünüyle olumsuz bir duygu olarak yermek de doğru değil. Tek tek her birimizin geçmişte özlem duyduğu bir şeyler olmuştur: Sevilen bir sanatçı, yanımızdan ayırmak istemeyeceğimiz bir kültür ürünü ya da artık yitirildiğini düşündüğümüz bir değer… Bu insani duyguların yalnızca günümüzün acımasız kaçış anlamı taşımadığı ortada. Dahası, geçmişe yönelik bu ilginin, bugüne daha iyi anlamaya ve dönüştürmeye yönelik bir eleştirel çaba içerdiğini de söyleyebiliriz.

Yakın dönemin kültürel duyarlılığın yetkin bir eleştirisini ortaya koyan Fredric Jameson, her ne kadar siyasal motivasyon açısından en çok Faşizmle ilişkilendirilse de, “bilinçli bir nostaljinin, bir diğer deyişle, günümüze dair aklı başında ve nedamet içermeyen tatminsizliğin, devrimci duyguları harekete geçirebilecek bir uyaran olduğunu” söyler. Jameson’a göre, bu türden bilinçli bir nostaljinin en önemli temsilcisi Walter Benjamin’dir. Bu tarz bir nostaljik yaklaşım, geçmişteki düzene geri dönülmesi arzusu ya da statükonun savunulmasından çok, neyin yolunda gitmediğini gösterir.

***

Farah Fawcett ve Michael Jackson’ın ölümlerinden hareketle 1970 ve 80’lere böyle bir perspektiften bakarsak neler söyleyebiliriz. Öncelikle yazılan onca sayfadan, gösterime sunulan sayısız görüntüden sonra özgün bir şeyler söylemek neredeyse imkansız. Yine de çocukluğunu 1970’lerde yaşamış, 1980’lerde yetişkinliği adım atmış bir kuşağın üyesi olarak, döneme kuşbakışı bakmayı deneyeceğim.

1970’ler bir bolluk ve refah dönemi olmasa da, daha güzel gelecek umudunun yitirilmediği, siyasal alanın oldukça hareketli olduğu bir dönem.  İşte böyle bir dönemde tanıştık, Charlie’nin üç meleğinden biri olan Farah Fawcett’la. Kırmızı mayolu posteri dönemin hafızalarda en çok yer eden imgelerinden biri oldu. Bugün biraz dudak bükerek yaklaştığımız saç modeli ise o dönemin gözdesiydi. Belki de çoğumuzun en çok sevdiği melek Sabrina’ydı (Kate Jackson) ama Fawcett hepsini gölgede bırakıyordu. Ne de olsa “Biyonik Adam Lee Majors’la evliydi (daha sonra başka bir ünlü yıldız Ryan O’Neal’le evlendi). Charlie’nin Melekleri dizisinde yakaladığı başarıyı başka alanlarda sürdürmek umuduyla ilk sezonun (1976-77) ardından diziden ayrıldı. İşler yolunda gitmeyince de son sezonda Charlie’nin Melekleri’ne misafir oyuncu olarak döndü. Ne yazık ki, sinemada aradığını bulamadı. Ama Robert Altman’ın kadri bilinmeyen filmlerinde Dr T ve Kadınları’nda bir sahnesi vardır ki unutulmaz: Richard Gere’in oynadığı jinekoloğun karısını canlandırdığı filmde, geçirdiği sinir krizi sonucu kalalabalık bir alışveriş merkezinde striptiz yapar. Kariyerinin son döneminin sönük geçmesine rağmen, görece mutlu 1970’lerin bir simgesi olarak hatırlanacak Fawcett.

Michael Jakson’ın ise, daha hüzünlü bir figür olarak yer etti hafızalarımızda. O doğuştan yıldızdı. Çok küçük yaşta adım attığı gösteri dünyasında genç yaşta başarıya ulaştı. Popun kralı Elvis’in kızı Lisa Marie Presley’le evlendi. Ancak, yılların yükünü ve çocukluk travmalarını taşımakta zorlandı. Son yıllarda yaşadığı dönüşüm yaratıcılığını hep gölgede bıraktı. Geçirdiği estetik ameliyatlar, birlikte yaşadığı çocuklar ve Neverland adını verdiği malikanesiyle hiç büyümeyen bir Peter Pan olmak istedi.

Jackson’ın geniş kitlelerce tanındığı Thriller albümü, 1980’lerin başında neo-liberal dönemde yayınlandı. Ekonomik bunalımın getirdiği sarsıntının ardından her şeyin metalaştığı bir dönemdi bu. Ekonomik dönüşüm adı altında siyasal özgürlükler askıya alınmıştı ve soğuk savaşın son evresi yaşanıyordu. Ve yine benzeri bir karanlık dönemde, tam da gösteri dünyasına dönmeyi vaat ettiği sırada sahneden çekildi. 

(2.7.2009 tarihli Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)