gelecek zamanın izinde: Chris Marker

“Onu görüyorum, o da beni gördü, onu gördüğümü biliyor, gözucuyla bakıyor, ama sanki bana bakmıyormuş gibi bir açıdan, sonunda gerçekten bakıyor, dosdoğru, saniyenin 24’te biri kadar bir süre, bir film karesinin uzunluğu kadar.” (Sans soleil)

Esprili “hayali film” tanıtımında şöyle deniyor onun için: “bilinmeyen filmlerin ünlü yönetmeni”. Christian François Bouche-Villeneuve’den söz ediyoruz ya da daha bilinen adıyla Chris Marker’dan (bu takma adı bir zamanların ünlü markası “Magic Marker” kalemlerinden aldığı söyleniyor). Adı sinema tarihinin önemli yönetmenleri arasında anılan Marker’ın filmlerinin ne kadar tanındığı gerçekten de tartışılır.

Belgeselden kurmacaya farklı alanlarda ürünler veren yönetmen, günümüzde de denemelerini farklı mecralarda sürdürüyor. Bu filmlerin izini sürmeye girişmeden, Marker’ın kendini özgü tarzından söz edelim. Yazınsal deneme üslubunu çağrıştıran belgesellerinde, yönetmeni ya da onun alter-egosunu temsil eden anlatıcı, bir dostuna mektup yazar gibi sunar konuyu. İnsanı şaşırtan rastlantı ve koşutluklarla, dönemden döneme ülkeden ülkeye uzanan bir yolculuğa çıkarır izleyicisini, ama asla yolunu şaşırtmaz. Alışılageldik tarzına karşın, filmlerinde yeni üslup arayışlarının izleri de görülür. Bu nedenle her zaman “çağının en genç yönetmeni” olarak kalmıştır (Marker bugün 87 yaşında).

1950’lerin sonunda, Sibirya Mektubu (1957) ve Cuba Si! (1961) gibi deneme-belgesellerle döneme damgasını vuran Marker, 1962’de çektiği ve sine-roman olarak tanımlanan La Jetée (1962) ile farklı kulvarlara da uzandı. Fotoğraf görüntülerinin kurgulanmasından oluşan yarım saatlik film, esin kaynaklığı ettiği 12 Maymun (Terry Gilliam, 1995) farklı kuşaklara da ulaştı.

Uzun kariyeri boyunca çektiği 45 filme tek tek değinebilmek çok zor. Daha geniş izleyici kesimleriyle buluştuğu Sans soleil’in (Güneşsiz, 1982) yanı sıra, son dönem filmlerinden bazılarını anmakla yetinelim: hafızalardan silinen Sovyet yönetmen Alexander Ivanovich Medvedkin’i anlattığı Son Bolşevik (1993), Tarkovsky üzerine olan Andrei Arsenevich’in Yaşamında Bir Gün (1999) ve Gelecek Zamanın İzinde (2001).

Bu filmlerin bir bölümüne artık DVD’den ulaşmak mümkün. Yönetmenin filmlerinden bir dizi hazırlayan İkarus Film ile birlikte farklı dağıtımcılar da koleksiyonlarında Marker filmlerine yer veriyor. Ancak sayının yine de sınırlı olduğunu belirtelim. 

Genelde görüntü ve röportaj vermeyen Chris Marker, geçtiğimiz aylarda Fransız Les Inrockuptibles dergisiyle bir röportaj gerçekleştirdi. Bu ilginç röportajın mekanı ise sanal dünyanın popüler sitelerinden Second Life’dı. Marker, buradaki hayali adası Ouvrior’da Sergei Murasaki ‘avatar’ını kullanıyor. Yönetmenin ünlü kedisi Guillaume-en-Egypte ziyaretçilere Filmlere Veda sergisini gezdiriyor. Hatırlatalım, ziyaret edebilmeniz önce second life’a kayıt olmanız gerekiyor, ardından.

Oyunlardan hoşlanan yönetmenin izlerine YouTube’da da rastlamak mümkün. Kosinki adlı gizemli bir kullanıcı tarafından gönderilen bir dizi filmde, Marker’ın sanal ve gerçek kedilerinin maceraları yer alıyor. Leila Attacks (Leila Saldırıyor) adlı film, büyük bir gerilim filminin tanıtımı havasında hazırlanmış. Tanıtımda, bir farenin saldırısına uğrayan kediyi konu alan filmin yönetmeni için yazının girişindeki ifade kullanılmış.

Yönetmenle ilgili bilgilere gayrı-resmi sitesinden ulaşabilir, ‘Guillaume-en-Egypt’in Fransızca yorumlarını poptronics‘ten takip edebilirsiniz.     

‘Son Bolşevik’ Medvedkin (1900-1989): Medvedkin’in masasının üzerinde hep bir Çinli balıkçı biblosu dururmuş. Marker, buradan hareketle ünlü atasözünü hatırlatır: “bir insana balık verirseniz bir gün doyar, ama ona balık tutmayı öğretirseniz ömür boyu tok kalır”. Marker’a göre, Medvedkin izleyiciye “film değil, sinema verir”. 
Fotoğraflarda görünmekten kaçınan Marker’ın Olof Löthwall tarafından yakalanmış ender bir görüntüsü. 
(Taraf gazetesinde 19.9.2008’de yayınlanmıştır)

izleme önerileri

Güvenilir kaynaklarca (www.chrismarker.org) Chris Marker olduğu rivayet edilen Kosinki müstear adlı kişi, yeni çalışmalarını YouTube’a gösterime sokuyor. Kolaj olarak nitelendirebileceğimiz bu çalışmalar:

Metrotopia: Metrodan kadın portreleri. Üstadın Sans soleil‘de dediği gibi: “Her kadının içinde bir yenilmezlik tohumu vardır. Erkeklerin görevi, onların bunu mümkün olduğunca geç farketmesini sağlamak olmuştur.”

The Morning After: Obama’nın seçim zaferinin basındaki yansımaları. Seçim sonuçlarını izlemekle geçirilen uykusuz bir gecenin sabahında hazırlandığı belirtilen bu kolaj, Obama’nın tüm dünyada yarattığı umudun göstergesi.

Kosinki’nin daha ilginç bir çalışması ise, resim sanatının ünlü yapıtlarını yeniden yorumladığı sergisi (Pictures from an Exhibition).  Hepsine ailenizin televizyonu YouTube’dan ulaşabilirsiniz… 

"saçlarım ağarıyor, filmlerim kararıyor"

Söyleşi: Ahmet Gürata, Çeviri: Haşim Hüsrevşahi  

Fotoğraflar: Bora Balcı

 

Bütün dünya onu İran-Irak sınırındaki Kürtlerin zorlu yaşam koşullarını anlattığı Sarhoş Atlar Zamanı (2000) ile tanıdı. Aynı tarihlerde yapım çalışmalarına yardımcı olduğu Kara Tahta’da (Semire Mahmelbaf, 2000) onu bu kez oyuncu olarak izledik. Kürtlerin sinemada ilk kez farklı bir bakışla yansıtıldığı bu filmlerin ardından, Behmen Kubadi (ya da Farsçanın Batı dillerindeki karşılığıyla Bahman Ghobadi) kamerasını ABD işgali sonrasında Irak Kürdistan’ına çevirdi: Kaplumbağlar da Uçar (2004) ile dünya sinemasının önemli yönetmenleri arasına girdi. Diğer filmleri Anavatanımdan Şarkılar (2002) ve Yarım Ay (2006) ise, çeşitli nedenlerle Türkiye’de gösterime girmedi.

Behmen Kubadi’yi sessiz sedasız geldiği Ankara’da yakaladık. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileriyle gerçekleştirdiği keyifli söyleşi öncesinde, İran edebiyatı konusundaki çalışma ve çevirileriyle tanınan Haşim Hüsrevşahi aracılığıyla kendisine sorularımızı yönelttik. Kubadi ile sohbetimize ister istemez son günlerde yaşanan olaylar da damgasını vurdu:


Filmleriniz, aslında propagandist ya da manipülatif değiller. Öte yandan, son derece siyasi bir sinema yaptığınızı söyleyebiliriz belki de. Sinema ve siyaset arasındaki bu ilişkiyi nasıl değerlendirdiğinizi öğrenmek istiyorum.

Hemen belirteyim, ben siyasetten nefret ederim. Benim sıkıntım Kürt olmamdır. Kürt olduğumu söylediğim anda, bir siyasi geçmişim olduğu varsayılıyor. Sonuç itibariyle, biz çok kötü koşullar içinde yaşıyoruz, İran Kürtleri, Irak Kürtleri, Türkiye Kürtleri…  Kürtlerin hep merkezi hükümetlerle sıkıntıları, sorunları olmuştur. Keşke hiçbir zaman böyle bir sorunumuz olmamış olsaydı. Kürt olduğumu söylediğim anda, geçmişimin yalnızca kültürel bir geçmişi çağrıştırmış olmasını çok isterdim. Fakat biz Kürtlere böyle bir fırsat tanınmış değil. Aslında Kürtler öyle savaşçı bir ulus da değil… Kürt olmayan birçok insan var, gidiyorlar oralardaki dağlarda savaşıyorlar. Sonra da hepsi Kürtlerin hesabına yazılıyor bu savaşın. Bence Kürtler çok özgürlükçü insanlar, çok barışçı insanlar. Benim sinemam da daha ziyade bunları anlatmaya çalışıyor.

Ben şimdi Kürdistan’da, İran’da hangi konuya el atarsam atayım, oradan hemen siyasi bir konu kendini gösteriyor. Ve bundan gerçekten nefret ediyorum. İstiyorum ki kültürel bir şey çıksın ortaya. Umarım bir gün bunu halledeceğiz. Bunu yapacak olanlar da, o ülkelerdeki hükümetler, devletler… İran, Türkiye gibi hükümetlerin bunu oturup düşünmeleri lazım. Kürtlerin sahip oldukları toplumsal karakteristiği onlara hissettirmeleri lazım. Yani, onları dışlamadan kendine özgü niteliklerini hissettirmek gerekiyor…

Umarım bir gün, siyasi olmayan bir sinema yapma olanağı buluruz.

Aynı zamanda İran sinemasının bir parçasınız. Abbas Kiyarüstemi, Muhsin ve Semire Mahmelbaf gibi yönetmenlerle çalıştınız. Bir Kürt sinemacı olarak kendinizi bu anlamda nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ben öncelikle bir İranlıyım. Ve aynı zamanda bir Kürdüm. Ben İran sinemasının bir parçası olduğum için onur duyuyorum. Aynı zamanda İran Kürtleri içerisinde bir Kürt sinemacısı olmaktan da onur duyuyorum. Bunlar da birbirinden ayrı şeyler değil. Tabi ki, birinden birini seçmek durumunda kalacak olsaydım, Kürt sinemacı olarak anılmayı tercih ederdim.

Dünyada 40-45 milyon Kürt yaşıyor ve şimdiye kadar onların kendi sinemalarını yapmalarına olanak tanınmadı. Tabi ki, ben bu alanda çaba harcamayı isterim. Kürt sineması ancak yenilerde bir kaç film ortaya çıkarabildi. Bu son derece üzücü. Şimdi ben ömrümün sonuna kadar Kürdistan’da yaşayıp, orada en azından 20-30 yeni sinemacı yetiştirmek isterim. Çünkü bizler kültür doluyuz, roman doluyuz, öykü doluyuz. Kürdistan’da her şey bakir bir şekilde bizi bekliyor. Sanatın bütün alanlarında, ister edebiyat olsun, ister sinema olsun, ister şiir olsun, ister müzik olsun, fark etmez, el değmemiştir, dokunulmamıştır. Benim bu hükümetlerden yana sitemim de budur.  Türkiye’den bahsetmiyorum, İran bağlamında konuşuyorum. Bu fırsatlar Kürtlere daha önce tanınmış olsaydı, şimdi biz Kürtler ve Türkler ortaya çıkan bu çatışmalara tanık olmazdık. Ben bu fırsatları elde etmek için, bu fırsatların bize verilmesi için uğraşıyorum.

Az önce siyasi olmayan bir film çekmeyi arzuladığınızı söylemiştiniz. Aynı şekilde, Kürdistan dışında bir film çekmeyi de düşünüyor musunuz?

Elbette, hatta yeni bir film çektim Tahran’da. Dönüşte üzerinde çalışmaya devam edeceğim. Bir ay sonra da Tahran’da yeni bir filme başlayacağım. Öyküsü de hiç Kürtlerle ilgili değil. Ayrıca, birkaç büyük projem de var. Bir Amerikalı yıldız kadın oyuncunun başrolünde yer alacağı bir film. % 80’i İngilizce, % 20’si Kürtçe olan bir proje. Ayrıca, Meksika’da Babil filminin senaristi Guillermo Arriaga’nın kurduğu yeni yapım şirketi aracılığıyla bir proje var. İki yıldır üzerinde çalıştığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim bir projem daha var, o da İstanbul’da geçiyor. Başrolünde de sürgündeki ünlü İranlı yıldız Behruz Vusuki’yi oynatmak istiyorum.

Ben sadece Kürt sineması yapmak istemiyorum. Bu konuda bir bağnazlığım yok. Ben sadece istiyorum ki, sinema yapayım ve Kürt çocuklar, gençler gelsin ve sinemanın nasıl yapıldığını öğrensinler. Ben de onlara öğretmek isterim. Açıkçası, bu konuda bir tutuculuğum yok.

İran’da ve Türkiye’de ikinci dil Kürtçe’dir. Bana Kürtçe film yapma fırsatı verilmemiştir. Ama ben bu fırsatlardan yararlanarak İran’da yaşayan insanları Kürtçe ile tanıştırmak istiyorum. Örneğin, İran Türkleri görsün, Farslar görsün ve benim kültürümle tanışsın. İran özellikle farklı milliyetlerin olduğu bir ülke. Bu filmlerde, örneğin İran Türkleri de görünmeli. Bir kültürel alışveriş olmalı.

Bizim geçmişteki hatalarımızı bir kenara bırakmamız gerekir. Şimdi arkadaşlık, dostluk, yakınlık dönemi olduğuna inanıyorum. Türkler Kürtleri ya da Kürtler Türkleri öldürdüğünde gerçekten çok canım acıyor. Böyle can sıkıcı şeyler duymak istemiyorum. Şimdi konuşmak ve konuşarak çözüm bulma zamanı. Aksi taktirde toplum ilerlemez ki. Ne Kürtler ilerler, ne Türkiye. Aslında bu çatışma çok da aptalca bir şey. Birlikte ortak çalışmalar yapmalıyız, birlikte yürümeliyiz, birlikte arkadaşlık, dostluk etmeliyiz. Sadece, biraz daha fazla nefes almak için hava istiyoruz. Hepsi bu. Biraz nefes alabilmek de kimse için tehlike yaratmaz.

“Saçlarım ağarıyor, filmlerim kararıyor”

Elbette, aslına bakarsanız filmlerinizi sadece Kürtlerin sesi olarak değerlendirmek de doğru değil. Diğer bütün ezilen insanlara bir ses vermeye çalışıyorsunuz sanki: çocuklar, yaşlılar, sakatlar ve özellikle de kadınlar…

Farslar ile Kürtler ya da Türkler ile Kürtler arasındaki çatışmada gözden kaçan şeyin toplum olduğuna inanıyorum. Örneğin, ben Türk olarak Kürtlerle çatıştığımda bir siyasi parti görüyorum. Onlar 1,000 ya da en fazla 2,000-3,000 kişiler. Öte yandan, milyonlarca Kürt unutulmuş durumda. Ben kendimi yitik ya da harcanmış bir kuşaktan sayıyorum. Bu yüzden, İran’da genç kuşağın hakları verilsin diye mücadele ediyorum. En azından eğitim ve kültür bakanlıklarına sormak lazım, bu gençler için ne yaptınız diye?

Gerek Sarhoş Atlar Zamanı, gerekse Kaplumbağlar da Uçar da ana kahraman çocuklar. Bu da sanırım bununla bağlantılı, değil mi?

Belki de bunun en büyük nedeni kendi çocukluğumu yaşayamamdır. Sanırım çocukluk kompleksi yaşıyorum. Çocukluğum İran’da devrim zamanında geçti. Babam polisti ve sürekli tutuklanma korkusu yaşıyordu. Bu nedenle göç etmek zorunda kaldık. Bu koşullar altında hızla çocukluktan yetişkinliğe geçtim. Aslında biz Kürtler dünyaya geldiğimizde yetişkin sınıfına giriyoruz.

Sanki bütün bu koşullarda filmlerde sevgi ya da aşk konusu bir türlü gündeme gelemiyor. Örneğin, Anavatanımın Şarkıları’nda şarkı söylerken sesini duyduğu bir kadından hoşlanan ve ona olan yakınlığını ifade etmeye çalışan Barat, tutumu nedeniyle bir ilişki kurma fırsatını kaçırıyor. Aşk konusuna bakışınızı öğrenmek istiyorum.

Ben aşktan yana biriyim. Filmlerimde aşkın ulaşılmaz bir şey olarak görünmesinin nedeni şu olabilir: Aşk uzam ve süreç olarak bir dinginliğe gereksinim duyar. Ancak, bu koşullarda yaşanabilir. Şu anda 38 yaşındayım. Geriye dönüp baktığımda, bu yaşıma kadar hiçbir zaman sakin bir yerde yaşama şansına sahip olamadım. Ailemle buradan oraya göç edip, durduk. Hep savaş oldu. Benim karşı cinsle olan ilişkilerim de böyle oldu. Ne karım, ne çocuğum var. Evim nerede, onu da bilmiyorum. Bunu gerçekten söylüyorum…

Ben şu anda Tahran’da yaşıyorum ve kendi geleceğimi karanlık görüyorum. İki, üç yıl sonrasına ilişkin hiçbir planım yok. Bir kültür bakanı geliyor bütün filmlerimi yasaklıyor. Bir başkası geliyor, “Kürtçe film yapma” diyor. Film yapım sürecinde enerjimin büyük bölümü, izin almaya, bürokrasiyle mücadeleyle geçiyor. Bakanlık kapısında saatlerce beklediğim oluyor, sırf bakanı görüp izin konusunu aktarmak için. İşte bu nedenle de, yıllar geçtikçe saçlarım ağarıyor, filmlerim de kararıyor.

İran’da bu koşullar altında, belki de hiç çalışamayacağım. Yurdumu terk etmek istemiyorum, ama buna beni zorluyorlar. Nereye gidebilirim ki? Başka bir kültür tanımıyorum ki… Başka bir yerde daha derin bir film yapabileceğimi sanmıyorum. Ben kendi kültürümle var olabilirim. Ömrümün belki de yarısını geride bıraktım. Filmlerim belki sonsuza dek kalacak ama hepsi bu kadar…

Peki diyelim koşullar düzeldi. Ne yapmak istersiniz?

Koşullar düzeldiğinde muhtemelen sinemayı bırakırım (gülüşmeler)….

 

Ümitle ümitsizlik arasında

Gerçekçilik’ özellikle üzerinde durduğunuz bir konu. Gerçek mekanlarda çekim yapıyorsunuz, amatör oyuncularla çalışıyorsunuz, yazılı bir metne bağlı kalmadan doğaçlama çalışıyorsunuz… Öte yandan da, filmlerinde sanki gerçeküstü bir boyut var. İlginç kişilikler ve tuhaf durumlarla karşılaşıyoruz. Bu yoruma katılır mısınız?

Bence size öyle geliyor. Benim ülkemde öyle gerçek şeyler oluyor ki, bunların bir çoğu size hayal ürünü gibi gelebilir. Örneğin, Latin Amerikan edebiyatı büyülü gerçekçi bir yaklaşıma sahip. Ama onlar düpedüz kendi toplumlarının gerçeğini yansıtıyor. Başka bir kültür olarak değerlendiriyoruz biz bu yaklaşımı.

Örneğin, Japonlar benim bütün filmlerimi tamamen düş ürünü, kurmaca olarak algılıyorlar. İnanamıyorlar gördüklerine. Kürdistan’da, aralarında 100 km mesafe olan ve bir İran diğeri Irak’ta iki şehir arasında yolculuk yapabilmek için tam yedi ay beklediğimi duyduklarında inanamıyorlar. “Sen çılgınsın, delisin, böyle bir şey olamaz” diyorlar. Kaldı ki, ben orada varolan gerçekliği biraz daha silik yansıtıyorum. O gerçekliğe dayanabilmeniz için içine biraz da güldürü unsuru katıyorum.

Kürtler konusunda bir bağnazlığım, tutuculuğum olmadığını söylemiştim. Ama şunu da ekleyeyim, Kürtlerin yaşamına girip, derinden baktığınız zaman, ne kadar katlanılmaz bir acı içinde yaşadıklarını görürsünüz. Biz normal insanlar değiliz, bunu böyle kabul etmek gerekir. Benim babam, büyük babasının öyküsünü dinlemiş. Ona da kendi büyükbabası öyküler anlatmış. Hepsinin yaşamı savaş içinde geçmiş, göç içinde geçmiş, acılar içinde geçmiş. Hepsi de gerçek. Şimdi 2008 yılında ben çocuğuma ne anlatabilirim savaşlardan başka?

Tekrar Türk-Kürt meselesine dönmek zorundayım. Şimdi Türk devletine sormak isterim, bu savaşla ne elde etmeyi amaçlıyor. Türk devletinin daha yüce gönüllü davranıp, diyalog kapısını aralamak konusunda öncülük etmesi gerekiyor. Çünkü hiç kuşku yok ki, bu çatışma sürdükçe uzun vadede kaybeden Türkiye olur. Bu tutumdan bir an önce vazgeçilmesi gerekiyor.

Üç gecedir burada otelde kalıyorum. Televizyonda sürekli bu konu var. Cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı hepsi bunu konuşuyor. Oysa, bunların yerine, keşke televizyonda Türk ve Kürt kültürüyle ilgili bir şeyler yer alsaydı. Yeter artık! İnsanları boğuyorlar bu savaş haberleriyle. Televizyonda biraz da başka şeyler görebilsek.

Ben Türklerin ne kadar yüce gönüllü olduğunu yakından biliyorum. Ama ne yazık ki, bunu bu konuda gösterebilecek bir irade şimdiye kadar ortaya çıkmadı. Sanırım giderek nasihat etmeye başladım (gülüşmeler). Umarım yanlış anlamazsınız.

Hayır, bunları yeniden hatırlatmaya gerçekten ihtiyaç var… Biraz da umut konusuna değinelim öyleyse. Filmlerinizi izlediğinde izleyici, sanki bir yumruk yemiş gibi oluyor. Bunda olayların yarattığı karamsar havanın da etkisi var. Ama bir taraftan da, az da olsa bir ümit ışığı kendini hissetiriyor. Sizin konumunuz nedir, geleceğe dair umutunuz var mı?

Ben aslında karamsar bir insanım. İçim ümitsizlikle dolu. Eğer filmlerimde gözünüze çarpan ümit kıvılcımları varsa, onlar da annemden, kızkardeşimden gelen şeylerdir, benden değil (gülüşmeler). İran’da film yapımcılığının içinde bulunduğu zor koşullardan dolayı. Sürekli stres altındayım, sürekli sinirliyim. Şöyle arkama yaslanıp, rahat rahat oturabildiğimi anımsamıyorum. Film yapım izni alabilme endişesi, yasaklanma endişesi. Çekim yapılacak mekanı gidince koşulları görüyorsun, toplumsal yoksulluğu görüyorsun, bunlar insanın bütün dinginliğini alıp götürüyor. Bu koşullar altında sürekli titriyorum. Filmlerim o yüzden biraz sinirli, öfkelidir. Ben, halkımın içinde yaşadığı koşullara benzer filmler yapıyorum. Kürtler de sık sık, ümitle ümitsizlik arasında gidip geliyorlar. Ama karamsarlığın ve ümitsizliğin ağır bastığını söyleyebiliriz. Gerçekten acılar içinde film yapıyorum. İran’da herkes sinema yapmanın zor olduğunu söylüyor. Ama Kürt filmi yapmaya kalkarsanız çok daha zor.

Sinema dili üzerine

Biraz daha teknik konulara değinmek istiyorum. Sinemaya 35 mm ile başladınız, son filminizde (Yarım Ay) ise, dijital kameralardan yararlanıyorsunuz. Bu konudaki görüşünüz nedir? Çalışma rahatlığı açısından videoyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her ikisiyle de kendimi rahat hissediyorum. Aslında teknik konuları yeni öğrendiğimi söyleyebilirim. Videonun gerçekten güzel bir şey olduğunu yeni fark ediyorum. Birkaç ay önce Türkiye’de yeni bir kamera aldım, ‘Red 2K’ marka. Gerçekten kusursuz. Dijital teknoloji sayesinde film yapım yöntemim de sanki değişiyor. Sanıyorum videoyla giderek daha kolay hale gelecek bu iş.

Ancak, sinemaya yeni başlayanlara ilk filmlerini videoyla çekmemelerini öneririm. Zira, sürekli yeniden kayıt olanağı, insanı önceden hazırlık yapmamaya ya da tembelliğe alıştırabilir. Görüntü düzenlemesine yeterince özen gösterilmemesine yol açabilir. Zira yüzlerce kez çekim olanağı olduğu duygusu yaratabilir.

Ama bir kez bu deneyimi kazandıktan sonra, insan dijital teknolojinin olanaklarından da yararlanmalı. Ben 35 mm film çekmeye de devam ediyorum. Aslında teknik o kadar ilerledi ki, artık film görüntüsü ile dijital görüntüyü birbirinden ayırt edebilmek zorlaşıyor.

Görüntü düzenlemesine değinmişken, sizin alameti farikalarınızdan biri de, içinde kalabalıkların yer aldığı geniş plan çekimler. Amatör oyuncularla böylesi zor çekimleri nasıl gerçekleştiriyorsunuz? Önceden hazırlık yapıyor musunuz?

Hayır hiçbir oyuncumla önceden hazırlık yaparak çalışmıyorum. Aslında çok da zor değil bu tür çekimler. Artık alıştım herhalde.

Oyuncu yönetimi konusunda özel bir formülünüz var mı? Amatör oyunculara yaklaşımınız nasıl?

18 yıl önce kısa film çekmeye başladığımda, bütçe kısıtlılıkları nedeniyle oyuncu olarak çevremdekilerden yararlanıyordum. Annemi, kardeşlerimi oynatıyordum. Evsahibinin çocuklarını oynatıyordum, evsahibi kirayı yükseltmesin diye (gülüşmeler)…

Uzun metraja başladığımda yeterli bütçeye sahip olmama karşın, yine amatör oyuncuları tercih ettim. Amatör oyuncularla farklı bir çalışma yöntemim var. Alışageldik biçimde, çekime başlamadan “motor” ya da “kamera” diye bağırmam. Kamerayı mekanda hırsız gibi dolaştırırım. Kendim de kameraya çok yaklaşmam. Kamerayı oyunculardan mümkün olduğunca uzak tutarım. Oyunculara asla diyalog vermem, çünkü diyaloğu ezberlemeye kalkarlar ve bu da oyunculuklarını etkiler.

Örneğin oyuncunun düşünceli durması mı gerekiyor. Ona “hadi düşün” demem. Eğer öyle dersem, Al Pacino ya da Yılmaz Erdoğan gibi düşünceli düşünceli bakarlar. Bunun yerine bir matematik problemi sorarım: “125 çarpı 50 kaç?” diye. O bu soruya yanıtlamaya çalışırken de çekerim. Aslında çok doğal görünen sahnelerin gerisinde buna benzer hazırlıklar yatıyor.

Ayrıca oyuncularımı hep el üstünde tutarım. En güzel odayı onlara vererim, ilk yemeği onlar alır, arabayla bir yere gidilecekse önce onları gönderirim. Ve ne kadar sinirlenirsem sinirleneyim onlara asla bağırmam.

Filmlerinizin isimleri genellikle çok çarpıcı. İsim bulma süreci nasıl gelişiyor?

Filmler çocuklarım gibidir ve onlara isim bulurken tıpkı çocuklarıma isim koyar gibi düşünürüm. Bugün dünyada yılda 10,000’e yakın film üretiliyor. Bu filmlerin çoğunun isimleri ve konuları birbirine benzer. Bu nedenle filmlerimin isimlerinin farklı olmasına, kışkırtıcı olmasına çalışırım. İzleyici kimi zaman “bu isimle filmin ne ilgisi var” diye sorabiliyor. Ama eğer bu isim izleyiciyi iki dakika film üzerine düşündürtmeye itiyorsa, hafızanıza kazınmış demektir.

* Bu söyleşinin gerçekleştirilmesindeki yardımlarından dolayı Fatin Kanat’a çok teşekkür ederim.

(Söyleşi 4.11.2008’de Taraf gazetesinde yayınlamıştır)


Not: Söyleşi de beni heyecanlandıran konulardan biri de, Kubadi’nin Guillermo Arriaga ile birlikte film çekmeyi tasarladığını aktarmasıydı. Arriaga’nin Tommy Lee Jones ile başarılı işbirliğinden sonra ilgiyle beklenecek bir proje.


açılış sahneleri

Chungking Express (Wong Kar-Wai, 1994)

Görüntü Yönetmeni: Chris Doyle

Müzik: Baroque, Michael Galasso 

Açılış sahneleri, tıpkı kitaplarının açılış cümleleri gibi, “metin”in içerisine ne denli girebileceğimiz konusunda önemli belirleyicilerden biridir. Chungking Express, izleyeni şaşırtan hızlı bir sahneyle açılır. Kalabalık bir alışveriş merkezinde, gizemli bir kadın (sarı bir perukla gözlük takar) ve ona yöneldiğini düşündüğümüz kuşkucu bakışlar… 223 nolu polis memuru başına kesekağıdı geçirilmiş bir adamı kovalamaktadır.

Aralı basılmış (saniyede 24 yerine 12 ya da 16 kare) ve örtüyle (kaşe) bulanıklaşmış bu görüntüler bir rüya atmosferi yaratır. Kar-Wai’de sıkça karşılaştığımız (ve çekim koşullarından kaynaklandığını belirttiği) özel efektlerden biridir bu.

Yine onun filmlerinde sıkça duyduğumuz bir dış ses (223 nolu polise aittir): “Her gün, çok sayıda insana teğet geçeriz; hiç tanımayacağımız insanlar ya da yakın arkadaşımız olabilecek insanlar… ” Polis memuru, sarı peruklu kadınla çarpışır, dış ses konuşmaya devam eder: “En yakın olduğumuz anda aramızda yalnızca 0.01 cm vardı. 57 saat sonra bu kadına aşık oldum” Günlerden 28 Nisan’dır, saat tam 9.00’u göstermektedir.

Bu iki karakterin yaşamda birbirlerine en yakın oldukları an belki de bu çarpışma anıdır. Barda yan yana tabureleri ve bir otel odasını paylaşsalar da, aralarında yalnızca bir “karşılıksız alaka” yaşanacaktır. Osip Mandelstam’ın dizeleri durumu özetlemeye yeter: “Aşık ol, anımsa, yas tut”.

(Sekans dergisinin 8. sayısında [2007] yer alan “Şiir ve Sinema” başlıklı dosyadaki sinemada şiirsellik soruşturmasına verilen yanıt)

Yaşamın Kıyısında

Fatih Akın’ın son filmi Cannes Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından Ekim ayında Türkiye’de olacak. Akın’ın merakla beklenen filmi Yaşamın Kıyısında zorlu bir süreçten geçmiş. Senaryosuna çok güvenen yönetmen, yaptığı ilk kurguyu hiç beğenmemiş. Dostlarının da olumsuz görüş bildirmesi üzerine, filmi baştan aşağıya yeniden kurgulamış. Fatih Akın, Alin Taşçıyan’la Milliyet Sanat‘ta (sayı 578/12301, Mayıs 2007, s. 22-24) yaptığı söyleşide, filmin geçirdiği evreleri samimi bir dille anlatmış:

“Bir havayla, kendini beğenmişlikle çektim bu filmi. Çevreye değil, kendime karşı… Ben artık çözdüm bu işi, ben artık biliyorum sinemayı, nasıl çekeceğimi biliyorum diye çıktım yola (…) Maalesef senaryo ne kadar kuvvetli olursa olsun, film değil. Bunu çok acı bir şekilde kurguda öğrendim. Filmi bağladık hesapladığımız gibi, yazdığımız gibi… Baktım hiç olmamış. (…) Şunu öğrendim ki, hiçbir şey bilmiyorum sinema hakkında, hiçbir şey! Ondan önce şımartılmıştım (…) Sinema hem sanat hem bilim. Bir şey bilmediğimi anladıktan sonra anladım ki önemli olan denemek, neyi anlattığını bilmek ve öğrenmek, öğrenmek, öğrenmek…”

Akın, kurgucu-yönetmen ilişkisini de şu sözlerle vurguluyor:

“Hikayenin mimarı kurgucudur. Film o kadar tecrübe ve teknik isteyen bir şey ki, bana mesafe lazım. Kendi kurgumu yaparsam ağaçtan dolayı ormanı göremem. Mesafeli bamak, fikir alışverişi faydalı oluyor.”

Fatih Akın’ın, Zeki Demirkubuz’un Kader‘ine ilişkin söyledikleri de oldukça çarpıcı:

“En güzel aşk filmi Duvara Karşı değil, Zeki Demirkubuz’un Kader’i. Her kadrajı süper (…) Beş, on, yirmi sene sonra bu filmi Scorsese ya da başkası keşfedecek. DVD’nin arkasına yazı yazıp satacak.”