SÜPERMEN MİTİ

Umberto Eco
Umberto Eco

Örnekleri Herkül’den Siegfried’e, Roland’dan Pantagruel’e, oradan da Peter Pan’a kadar uzanan ve sıradan insana oranla üstün güçlere sahip kahraman, popüler imgelemin değişmez parçalarından biri olagelmiştir. Sözkonusu kahramanın meziyetleri çoğunlukla insanîleştirilmiştir; gücü, doğaüstü olmaktan ziyade, dirayet, çeviklik, dövüş yeteneği, hatta mantık kabiliyeti ve Sherlock Holmes’e özgü gözlem gücü gibi doğal yeteneklere dayanır. Ancak, insanın organizasyon düzeninde bir sayıya dönüştüğü ve karar verici rolünün elinden alındığı sanayileşmiş bir toplumda, kişi herhangi bir üretim aracından, dolayısyla da karar gücünden yoksundur. Bireysel güç, eğer spor etkinliklerinde harcanmıyorsa, insanın hareketlerini denetim altında tutan makinelerin gücü karşısında giderek etkisiz kalmaktadır. Bu tür bir toplumda, olumlu kahraman sıradan vatandaşın duyduğu ancak gerçekleştiremediği akla hayale sığmayacak güç taleplerine sahip olmalıdır.

Süpermen dünyalı değildir; buraya genç yaşta Kripton gezegeninden gelmiştir. Dünyada büyürken, insanüstü güçlere sahip olduğunu keşfeder. Gücü gerçekten sınırsızdır. Uzayda ışık hızında uçar ve bu sayede zaman sınırını aşarak başka bir zaman dilimine geçebilir. Yalnızca kol gücüyle, kömürü, elmasa çevirmek için gerekli ısı düzeyine ulaştırır; süpersonik hızla bir kaç saniye içinde bütün bir ormanı kesip, ağaçlardan kereste üretip, bir gemi ya da bir kasaba inşa edebilir; dağları delebilir; dev gemileri kaldırabilir; baraj inşa edip yıkabilir; delici bakışları herhangi bir nesnenin içinden sınırsız uzaklıktaki şeyleri görmesine ve bir bakışta metal nesneleri eritmesine olanak tanır; süper işitme yeteneği, ne kadar uzaklıkta olursa olsun bir konuşmayı dinleme avantajı sağlar. Kibar, yakışıklı, alçakgönüllü ve yardımseverdir; yaşamını kötü güçlerle savaşa adamıştır ve polisin yılmaz yardımcısıdır.

Continue reading “SÜPERMEN MİTİ”

çılgın olmak, çıldırmak…

Gündüz Vassaf aylar öncesinden duyurmuştu. Amerikan Psikiyatri Cemiyeti, yeni psikopatoloji tanımlarını 2013 yılına kadar şekillendiriyor. Şimdiye dek geliştirilen tanımlar arasında öyleleri var ki, insanın dudağı uçukluyor. Örneğin, “psikoz risk sendromu”, “sinir denetimi bozukluğu”… Vassaf’ın yeirnde saptamasıyla, yakında herkes “deli” yaftasını yiyecek:

Amerikan Psikiyatri Cemiyeti ruh hastalığı tanımlarını 1960’ların sonunda esen özgürlük rüzgarlarının etkisiyle değiştirmişti. O günden bu yana dünya düzeni muhafazarkarların, köktencilerin etkisi altına girdi. Parlamentolarda sol muhalefet bile kalmadı. ‘70’li yıllarda, bireyin potansiyelini geliştirip geliştirememesinde sosyal faktörlerin önemi, adil ve zengin bir çevrenin oluşumu üzerinde durulurdu. Günümüzde, vahşi kapitalizmin egemen olduğu 20. yüzyıl başlarında da inanıldığı gibi, tekrar kalıtım vurgulanıyor. Genleriniz iyi, beyin dalgalarınız uygunsa kurtardınız. Kötüyse yandınız. İnsan davranış ve düşüncelerinin, kalıtımıyla çevresi arasındaki karşılıkla ilişkiyle belirlendiği gerçeği gene hasır altı ediliyor. Allahın insanı beş parmağı bir yaratmadığı düşüncesi gene revaçta. Psikiyaristler psikoterapiyle ilişki kurmak yerine ilaç dayıyorlar. Reçete müptelası oldular.
Amerikan Psikiyatri Cemiyeti, Mayıs 2013’de son halini açıklayacağı yeni psikopatoloji tanımlarını bu ortamda şekillendiriyor.(bknz. DSMV.org) Ağırlık semptomlardan çok kalıtımdan kaynaklandığı sanılan olası patolojiler üzerine. Böylece, özellikle gençler, egemen düzenin beklentilerine biraz ters düşen ergenlik çağındaki çocuklar, dünyanın dört bir yanında ‘psikopat öncesi özellikler gösteriyor’ diye damgalanacak.
Dünyada milyonlarca çocuk aşı bile olamadıklarından ölürken yeni yapay kategorilere yeni ilaçlar geliştirerek karlarına kar katan ilaç şirketleri işin cabası. Dünya demografisinde Batı merkezli 1. Dünya yaşlanırken, 3. Dünya gençleşiyor. (Sosyalist ülkelerden oluşan 2. Dünya artık kalmadı). 2030’lu yıllar için ortaya şöyle bir ürkütücü tablo çıkıyor.
Yaşlı Batı genç dünyaya ‘deli’ diyecek.

Ancak, Darian Leader yine de gelecek hakkında iyimser olabileceğimizi savunuyor. Zira , çılgın olmak başka bir şey, çıldırmak başka:

Realising that no one is healthy and normal does not have to mean pathologising or medicating them. On the contrary, it can introduce a more humane approach to so-called “mental illness”. Even Eugen Bleuler, who popularised the term “schizophrenia”, argued that the most common form of this condition was latent. Once we accept that we can have disorders that don’t activate – or to put it another way, that there is a difference between being mad and going mad – we might study what allows one person to function and another not to.

This is what old psychiatry once explored with detail and passion: the lifestyle choices, activities, roles or other solutions that people found to avoid breakdown. Studying these restitution mechanisms can help us to work with those who have not been so fortunate, and who find their lives shattered by the outbreak of psychosis.

The imperative to make people normal – rather than recognise the fault lines in all of us and strive to make them more bearable – is a constant pressure for a mental health force already overburdened by a focus on categorisation rather than on humane interactions and the uniqueness of an individual’s story. Multiplying labels will not reduce the distress of those suffering most in our society: it can only serve to mask the lack in what we provide.

Sözün özü, klinik açıdan normal olan ile psikotik durum arasında belirgin bir fark yok. Önemli olan kendimizi avutabilmek. ..

aforizmalar-2

Desen: Franz Kafka

48.

İlerlemeye inanmak henüz bir ilerleme olduğuna inanmak anlamına gelmez. Yoksa bu inanç olmaz.

52.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyadan yana ol..

61.

Bu dünyada komşusunu seven kimse, dünyada yalnızca kendisini seven kimseden ne daha çok ne de daha az hata yapmaktadır. Geriye sadece bir soru kalıyor ki, o da insanın komşusunu sevip sevemeyeceğidir.

90.

İki olanak: Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak. Birincisi son yani eylemsizliktir; ikincisi başlangıç, yani eylemdir.

Franz Kafka, Aforizmalar, çev. Osman Çakmakçı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

bir susup düşünsek diyorum…

Televizyonda açıkoturumlardan, tartışma programlarından geçilmiyor. Bu sıcak günlerde tartışacak çok meselemiz var. Ama kanal kanal dolaşan tartışmacılarımız acaba gerçekte ne öneriyorlar?

Kimi zaman insanlar kendilerini ifade edemiyormuş gibi davranılır. Ama gerçekte, kendilerini ifade etmeyi sürdürürler. Lanetli çiftler, erkek “Neyin var? Kendini ifade etsene…” demeden kadının dalgın ya da yorgun olamayacağı çiftlerdir, ve kadın … demeden erkeğin, vs. Radyo, televizyon çifti taşırdı, onu her yere yaydı ve gereksiz sözler, çılgın miktarda söz ve imaj içimize işledi. Saçmalık asla dilsiz ya da kör değildir. Öyle ki, sorun artık insanların kendilerini ifade etmesini sağlamak değil, onlara, nihayet söyleyecek bir şeylerinin olacağı yalnızlık ve sessizlik boşlukları sağlamaktır.

Baskı kuvvetleri insanların kendilerini ifade etmelerine engel olmuyor, tersine, kendilerini ifade etmeye zorluyor. Söyleyecek bir şeyi olmamanın hoşluğu, hiçbir şey söylememe hakkı, çünkü söylenmiş olmayı biraz hak edecek seyrek ya da seyrekleşmiş bir şeyin oluşma koşulu budur. Bugün bizi öldüren şey parazit değil, hiçbir önemi olmayan önermelerdir. Oysa bir önermenin anlamı, teşkil ettiği önemdir. Anlamın başka tanımı yoktur ve bir önermenin yeniliğiyle aynı şeydir. İnsanları saatler boyu dinleyebilirsiniz: Hiçbir önemi yoktur… Bu yüzden tartışmak bu kadar güçtür, bu yüzden tartışmaya gerek yoktur, hiçbir zaman.

Gilles Deleuze, “Şefaatçiler”, Müzakereler içinde, çev. İnci Uysal, Norgunk Yayınları, s. 147.

film izlerken nasıl not almalı?

Max Jacob

“So you’re here after all!” the headmaster says to me.

“Why don’t you take notes during the movie? Our little group of co-workers can give you their table.”

“Notes? What kind of notes should I take? On the things in the film?”

“No! You will distill the rhythms of the movie and the rhythms of the hail and you will fuse them with the laughter of those who have witnessed the death of the courtesan: then we will have some inkling of Purgatory.”

Max Jacob, Poem, çev. Jerome Rothenberg, The Random House Book of Twentieth Century French Poetry, der. Paul Auster içinde, NY: Vintage Books, 1984, s. 35.

bilimkurguya ne oldu?

2001: Bir Uzay Macerası (Stanley Kubrick, 1968)

Terminatör serisinin son filmi Kurtuluş, dünyada ilk hafta rakamlarına göre, serinin diğer filmlerinin gerisinde kaldı. Türkiye’de geçtiğimiz haftasonu 86,000 izleyiciye ulaşan film, görece iyi bir başlangıç yapsa da, örneğin bir Melekler ve Şeytan kadar başarılı olacak gibi görünmüyor. Geçtiğimiz ay gösterime giren Uzay Yolu ise, hemen hemen her kuşaktan ‘Atılgan’ hayranı arasında uyandırdığı aşinalık hissine karşın, gişede tam bir hayal kırıklığı yarattı. Televizyon dizilerinden tanıdığımız oyunculardan oluşan başarılı kastı bile filmi kurtarmaya yetmedi.

Bu hafta, sözkonusu gelişmelerden hareketle, bilimkurgu sinemasını masaya yatırıp tatışalım dilerseniz. Acaba, bir dönemin popüler türleri arasında yer alan bilimkurgunun sonu mu geliyor? Yıllar içerisinde türde ne gibi değişimler yaşandı? Bu soruların yanıtını birlikte arayalım.

Bilimkurgu sineması, 1950 ve 60’ların izleyicileri için bilimsel ve teknik ilerlemenin varacağı son noktayı, hayal dahi edilemeyecek bir geleceği simgeliyordu. Bugünden bakıldığında ise, türün sıkça kullandığı uzay gemisi, bilgisayar, otomatik açılan kapı gibi nesnelerin günlük hayata girdiğini, izleyici de eskisi gibi hayranlık uyandırmadığını söyleyebiliriz. Öyle ki, geçmişin bilimkurgu filmleri artık birer güldürü unsura dönüşmüş durumda.

Günümüzde, gelecek algısıyla birlikte bilimkurmacanın mekânı da değişime uğruyor. Son dönemin bilimkurgu filmleri biraz bugünü, biraz da geçmişi andıran belirsiz bir zaman diliminde ve mekânda geçiyor. Postmodern dönemi inceleyen yazarlardan Fredric Jameson’ın deyimiyle filmler, bir ucu geçmişe bir ucu da geleceğe uzanan sürekli bir ‘şimdi’de yer alıyor. Bir dönemin bilimkurgu filmlerinde bulunan son derece gelişmiş fütüristik dekor ve giysilerden, Matrix serisinde takım elbise ve eski usül telefona geçişi belki de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Bilimkurgu sinemasında son dönemde gözlenen bir diğer önemli özellik de, bilgisayar aracılığıyla gerçekleştirilen özel efektlerin artan rolü. Geçmişte filmin dekorları incelikle tasarlanıp inşa edilirken, günümüzde mekânlar bilgisayarda yaratılıp, kurgu-sonrası aşamada stüdyodaki mavi ya da yeşil zeminin yerini alıyor.

***

Bu dönüşümü bir de türün güncel örneklerinden Terminatör: Kurtuluş üzerinden değerlendirelim. Bu son filmde, makinalarla insanlar arasındaki mücadele, yarı-insan yarı-robot melezlerin devreye girişiyle yeni bir boyuta taşınıyor. Ancak, sanki film önemli bir gerçeği unutmuş gibi görünüyor: Bundan 25 yıl önce ilk Terminatör filmi gösterime girdiğinde, bilgisayar, cep telefonu gibi teknolojik yeniliklerin uzağında yaşayan insanlar makinalardan kaygı duymaya devam ediyordu. Hatta, daha yakın bir zamanda, yeni binyılına girerken, bilgisayarların devreden çıkacağı ve dünyanın felakete sürükleneği kehanetleri ortada dolaşıyordu. Oysa, bugün bu türden ihtimallere gülüp geçiliyor.

O dönemin filmlerinde robotlar tehlikeli ve öldürücüydü. Soğuk savaş dönemi devam ediyordu ve yaşam bir yerde filmlere öykünüyordu. Eski ABD Başkanı Ronald Reagan füze kalkanı projesini ‘yıldız savaşları’ olarak adlandırıyordu. Filmlerse, nükleer kıyamet sonrasını tahayyül etmeye çalışıyordu.

Edebiyatın sınırlarında, yeterince saygınlık görmeyen bir tür olarak doğan bilimkurgu, çizgiromanın ardından yakın zamana kadar sinemada altın çağını yaşıyordu. Geleceğin nasıl olabileceği konusunda öngörüler içerirken, insanlara iyimser ya da karamsar seçenekler sunuyordu.

Günümüzde ise, makinaların insan varlığını yok edebileceği yönündeki kaygının yerini artık yenileri almış gibi görünüyor. Ekonomik bunalım, çevre sorunları, salgın hastalıklar daha güncel tehditler olarak karşımızda duruyor. Elbette gelecek yine belirsizliğini koruyor, insanlar hâlâ toplumsal yaşamın ne yönde düzenlenmesi gerektiğini tartışıyor.

Terminatör: Kurtuluş bu anlamda, soğuk savaşın sonuna yetişememiş, 15 yıl kadar geç kalmış bir film. Uzay, bir dönem insanlığın ulaşabileceği en son noktanın sınırlarını belirliyodu. Günümüzde ise, sınırlar çok yakınımızda: mutenalaştırılmış kent mekânları ya da küresel iklim değişikliği sonucu yaşamın sürdürülebileceği bölgeler ile diğerleri arasındaki ayrım giderek büyüyor.

Aksiyon ve bilgisayar efektleri ile donanmış yeni bilimkurgu ise, insanlığın güncel kaygı ve sorunlarından bihaber görünüyor. Gişe rakamları ise bu kayıtsızlığın yalnızca bir sonucu. Sevin Okyay’ın yerinde vurgusuyla, yüzde 90 aksiyon, yüzde 10 hikâye bir filmi sürüklemeye yetmiyor. Oysa, bu sinemacılara aksiyonun yenilmez kahramanların olduğu bir dünyada değil, gerçek dünyanın sınırları içerisinde anlam bulduğunu birilerinin hatırlatması gerekiyor.

Son dönemin bilimkurgu sinemasında türün iki temel öğesi unutulmuş gibi görünüyor: bilim ve kurmaca… Yine de peşin hükümlü olmayalım. Yapım gişe kokusunu en iyi alan yönetmenlerden James Cameron’un Avatar filmini bekleyelim (haberlere göre filmin son hazırlıkları tamamlanıyor). 3-boyutlu gösterileceği bildirilen film, bir yandan tekniğe önem verirken, bir yandan da çevresel felaket gibi daha güncel kaygılardan hareket ediyor.

(Taraf gazetesinde 11.6.2009’da yayınlanmıştır)

film okumaları

Ankara’daki dostlarla görüşmek dileğiyle:


Psikanalitik Film Çözümlemeleri

Film: Berlin Üzerinde Gökyüzü (Wim Wenders, 1987)

Tartışmacılar: Faruk Gençöz, Ahmet Gürata, Neriman Samurçay, Burcu Sevim

Tarih: 28 Mart 2009

Yer: ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi C Salon

Film: 11:15-13:35 

Tartışma: 14:00-17:00