yolculuk

Haritalara ve resimlere tutkun çocuğa

Evren sonsuz iştahı kadardır

Lambanın ışığında dünya ne kadar kocaman!

Hafızanın gözünde dünya ne kadar küçük!

Bir sabah, yola koyulduk  

Beynimiz alev alev

Yüreğimizde hınç

ve acı arzularla


ilerliyoruz, dalgaların ahenkini izleyip

denizlerin bitimliliğinde

sonsuzluğumuzu yatıştırıyoruz




Şiir: Charles Baudelaire, Yolculuk (Kötülük Çiçekleri)

Okuyan: Julie Delpy
Görüntüler:  Night of the Hunter (Caniler Avcısı) (1955)   

Histoire(s) du cinema 2(a): Seule le cinema (Jean-Luc Godard, 1997)

sineşiir

UMUTSUZ BİR CANLILIK

 

Tıpkı bir Godard filmi gibi: tek başına,

Latin Neo-kapitalizmin otoyollarında

yol alan bir arabada – havaalanı dönüşü –

(Moravia’yı bavullarıyla baş başa bırakıp)

“Alfa Romeo’sunu sürüyor” tek başına

tanrısallığı ancak içli dizelerle

anlatılabilir bir güneş altında

– yılın en güzel güneşi –

tıpkı bir Godard filmi gibi:

bu kıpırtısız, benzersiz güneşin altında

ışıyor

Fiumicino limanının ağzı

– kimseye belli etmeden gelen motorlu bir tekne

– yırtık pırtık gün giysili Napolili denizciler

– bir trafik kazasının çevresinde üç beş kişi …

 

– tıpkı bir Godard filmi gibi – neo-kapitalizmin

utanmaz acımasızlığının orta yerinde

duygusallık izleri –

direksiyonda

Fiumicino yolunda,

 

ve işte şato* (ne güzel

bir gizem Fransız yönetmen için,

puslu, bitimsiz, binlerce yıllık güneşin altındaki

papanın bu hayvan azmanı,

toprak kölelerinin çirkin tarlaları, dizi dizi ağaçlar

üstünde mazgallarıyla) …

– diri diri ateşe atılmış, kamyon tekerleri

altında kalmış, bir incir ağacına

asılmış bir kedi gibiyim,

 

ama, yedi canından en azından

altısı geri kalmış,

kan çorbasına dönüşmüş bir yılan,

yarısı yenilmiş bir yılanbalığı gibi

– yumulu gözlerin altında çökmüş yanaklar,

kafaya serpili iğrenç saçlar,

çocuk kolu gibi incecik kollar

– gebermek istemeyen bir kedi, Balmondo

Alfa Romeo’sunun direksiyonunda” özsever

bir kurgu mantığında

zamandan kopuyor, katıyor

Kendini:

peş peşe geçen saatlerin sıkıntısıyla

öğle sonrasının öldürücü parlaklığıyla

hiçbir ilgisi olmayan görüntülere…

 

Anlatamamak değil

ölüm, ölüm artık

anlaşılamamak.

 

Ve papanın bu hayvan azmanı,

incelikten yoksun olmayan – uysal

köleler gibi temelde

masum toprak ağalarının

tımarlarının anısı –

yüzyıllar boyunca

binlerce öğlenin

tek konuğu bu güneşin altında,

 

bentler, genç kavaklar, karpuz tarlaları

arasından yükselen

papanın bu hayvan azmanı,

 

payandaları Roma’nın açık portakal sarısı

Etrüsk, Roma yapıları gibi çatlak

papanın bu hayvan azmanı,

 

artık anlaşılmaz olmak yolunda.

 

Çeviren: Rekin Teksoy

 

* Papanın yazlık sarayı (Çev.) 

kitapsız yeşilçamdan okuyan karaktere

 Genç öğretmen kitap okurken öğrencisi onu izliyor. Beş Vakit (Reha Erdem, 2006)

Bugünlerde sinemamızda bir şeyler oluyor. Hayır, sayıları giderek artan yerli filmlerden,  yükselen gişe payından ya da kazanılan ödüllerden söz etmiyorum. Değinmek istediğim, film karakterlerine dair bir özellik: kitabın sinemada giderek görünür hale gelmesine ilişkin. Bu durumu, kitaplar aracılığıyla mesaj vermek olarak da niteleyebiliriz. Ancak, son dönem Türk sinemasında sinema ve kitaplar arasındaki ilişkiyi tartışmaya başlamadan, sinema tarihinde biraz gerilere gidelim. Sinema ve kitap tutkusunun yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu Yeni Dalga sinemasına bakalım.  

Jean-Pierre Léaud, Le Pére Noël a les yeux bleus (Jean Eustache, 1967)  

My Life to Live (Jean-Luc Godard, 1962)

Cahiers du cinema dergisi çevresinde bir araya gelen genç kuşak sinemacılar, bir önceki kuşaktan farklı olarak edebiyat yerine sinemaya yönelir. Dergide sürdürdükleri film eleştirisiyle yetinmeyerek, film çekmeye başlarlar. Ancak, bu gençler edebiyata karşı da kayıtsız değildir. En başta iyi birer okuyucudurlar, özellikle de romanlara düşkündürler.

Aralarında Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer’in de bulunduğu grubun en sevdiği yazarların başında Honoré de Balzac gelir. 400 Darbe filmin kahramanı genç Antoine Doinel, İnsanlık Güldürüsü’nün (Comédie humaine) yazarına olan hayranlığını odasını ateşe vererek gösterir. Küçük askerin (Le petit soldat, Jean-Luc Godard, 1963) başucu kitabı ise Malraux’nun İnsanlık Durumu’dur.



Le petit soldat (Jean-Luc Godard, 1963)

Jean Douchet’in akımı ele alan eşsiz kitabında da (French New Wave. Trans. Robert Bonnono. D.A.P. Distributed Art Publishers Inc.) belirttiği gibi, Yeni Dalgacılar sinemayı hiçbir zaman edebiyatın yerini alacak bir anlatım aracı olarak değerlendirmediler. Tam tersine, edebiyat bir yerde sinemaya olan tutkularını da körükledi. Bu genç sinemacıların çoğu, doğru düzgün sinemaların bile bulunmadığı küçük yerleşim birimlerinde yaşıyordu. Popüler filmlerin dışındaki örnekleri izleme şansları oldukça sınırlıydı. İşte bu koşullar altında, kendi beğeni ve yargılarını oluşturmaya çalışıyorlardı. Bunun içinde okuyacakları kitaplar dışında ellerinde fazla bir şey yoktu (insan aklına, Özcan Alper’in söyleşilerde Hopa’daki yaşamına ilişkin söyledikleri geliyor). Yeni Dalgacıların, mettre-en-scene’den (esnaf yönetmen) ayırt etmek için kullandıkları auteur (yaratıcı yönetmen) kavramının da, edebiyattaki yazarın karşılığı olması belki de boşuna değildir. Yeni Dalga filmlerinde, kötüler de dahil herkes kitap okur. Kitap okumanın belirli bir mekanı da yoktur; yatakta, küvette ve hatta sinema da kitap okunur.



Jean-Paul Belmondo, Pierrot le fou (Jean-Luc Godard, 1965)

Peki aynı dönemde, Türkiye’deki popüler sinemada durum nedir. Giovanni Scognamillo durumu şu sözlerle özetliyor:

Yeşilçam dönemi filmlerde gazete okunuyor, gazeteler görünüyor, gerçi dergi azınlıkta ama… Buna karşın iç mekanlarda, burası ister kahraman emekçinin mütavazi evi, ister zengin fabrikatörün köşkü olsun, kitaplar, kitaplıklar pek görünmez, yoktur. Kütüphaneler de keza. Merak eden bir on kadar film seçsin ve bir envanter yapsın. Bulamaz… 

(söyleşi: Emel Armutçu, Bir Levanten Şövalye: Giovanni Scognamillo Kitabı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008, s. 306)

Böylesi envanter hiç kuşkusuz anlamlı olurdu. Bu tür bir çalışmaya girmek yerine, ben belleğimde kalanlarla yetineceğim. Son Kuşlar (Erdoğan Tokatlı, 1965) filminde Selma Güneri’nin bir kitapçı vitrinine baktığını ve kitap aldığını anımsıyorum. Ancak, örneklerin sayısı sınırlı olsa gerek. 1970’lerden anımsadığım bir diğer önemli sahne ise, genç Civan Canova’ya kitap vererek ‘bilinç aşılamaya’ çalıştığı Yılmaz Güney’in Arkadaş’ı (1974). Türk sinemasının kitapla tanışması ise, 1980’lerde gerçekleşti diyebiliriz. Bu dönemin filmlerinin kahramanları aynı zamanda kitap ve senaryo yazarlar ya da bu sürecin sıkıntısını taşırlar. 

Gelelim, esas konumuz olan son dönem Türk sinemasına… En güncel ve popüler örneğimiz hiç kuşkusuz Issız Adam (Çağan Irmak, 2008). Filmde, kitabın rolü önemli, zira filmin kahramanı Alper, Ada ile bir eski kitap ve efemera satıcısında karşılaşıyor. Alper plaklara bakarken dükkana giren Ada, Thomas Hardy’nin Çılgın Kalabalıktan Uzakta’sını soruyor. Olumsuz yanıt alınca dükkandan ayrılıyor. Ada’nın peşine düşen Alper, onunla iletişim kurma aracı olarak, girdiği bir kitapçıdan adını bir türlü hatırlayamadığı kitabı alıyor. Ada’ya yakınlaşma çabaları, onun yeni kitap değil, okunmuşunu aradığının ortaya çıkmasıyla başarısızlıkla sonuçlanıyor. Filmin başka bir sahnesinde ise, kitapsever kahramanımız Ada’yı İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken görürüz. Ama nedense bütün bu göndermeler filmde birer yama gibi durur…

Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite, Fatih Akın, 2007) 

Kitaplar genellikle bir karakterden diğerine hediye/ödünç olarak verilir. Bu anlamda kitap, hem karakterler arasında hem de filmle izleyici arasında bir iletişim aracıdır. Bu tarz hediyelerden birine Yaşamın Kıyısında’da (Auf der anderen Seite, Fatih Akın, 2007) rastlarız. Nejat Aksu (Baki Davrak) babası Ali’ye (Tuncel Kurtiz) Selim Özdoğan’ın Demircinin Kızı romanını verir. Baba balık kızartmaktadır, Nejat romanı masanın üzerine koyar. 

Ali: “Konusu ne da, bu kitabın”

Nejat: “Uuf… Oku işte…”

Almanca yazılan ve Türkçeye de çevrilen kitap 1940’lardan günümüze bir göç hikayesi anlatır. Romanda, sinemanın da önemli bir rol oynadığını, demircinin kızının yaşamını dönüştüren bir işleve sahip olduğunu belirtelim (sinemanın özellikle kadınlar üzerindeki olumsuz etkisi Türk romanının da sevdiği temalardan biridir). Akın, bu sahne aracılığıyla Temmuzda romanını sinemaya uyarladığı yazara içten bir selam gönderir.


Reha Erdem’in Beş Vakit’inde (2006) ise, genç öğretmen çalışkan öğrencisi Yıldız’a Çalıkuşu’nu (Reşat Nuri Güntekin) hediye eder. Yıldız bu klasiği büyük bir iştahla okur. Geç saatlere kadar okumayı sürdüğü için de, Freudyen bir ilksel sahne ile yüzyüze gelir.

Son dönemde kitapların dönüştürücü rol oynadığı filmlerden biri de Bahoz’dur (Fırtına, Kazım Öz, 2008). Filmin kahramanlarından Cemal, kaldığı yurdun ranzasında sosyalist literatürün Türkçedeki klasiklerini okur, bir yandan büyük kentte yüzyüze geldiği Kürt kimliğini anlamlandırmaya çalışır. Sahnede, Cemal’i farklı zaman dilimlerinde kitap okurken izleriz.


Sonbahar (Özcan Alper, 2008) belki de son dönemin edebiyatla en çok içli dışlı olan filmi. Bunda hiç kuşkusuz yönetmenin özellikle Rus edebiyatına olan düşkünlüğünün payı büyük. Yuri Trifonov’un Sabırsızlık Zamanı’ndan esinle çizdiğini belirttiği karakterlerini ilkin bir kitapçıda karşı karşıya getirir, Özcan Alper. Rus romanı arayan Eka (Megi Kobaladze) girdiği kitapçıda Yusuf’un (Onur Saylak) elindeki kitabı alır. Kahramanlarımız daha sonra ayrı mekanlarda Vanya Dayı’nın sinema uyarlamasını izleyeceklerdir.

Not: Sevgili okurlar, aklınıza gelen benzer sahneleri “yorum” bölümüne girerek ekleyebilirseniz çok sevinirim.

trt sinemateki

Lise yıllarında ağabeyimle tuhaf bir alışkanlığımız vardı: İki Film Birden kuşağını izliyorduk… Niye izliyormuşuz bilmiyorum, Vecdi Sayar’ın hazırladığı o iki film kuşağı şimdiki Avrupa sineması dediğimiz film örnekleri gösteriyordu. Sonra Atilla Dorsay’ın Sinema Büyüsü vardı. Rekin Teksoy’un Sinema ve Edebiyat kuşağı filan… Bizim ‘sinematek’imiz onlar olmuş aslında, bugünden bakınca onu söyleyebilirim. Hani Fransız Yeni Dalgacılara veya kimi önemli başka yönetmenlere sorarlar ya “nasıl sinemacı oldun?” diye, onlar da “Paris Sinemateki’ne giderdim, her gün şu kadar film izlerdim” derler ya… O zaman video yaygın değildi, DVD-VCD yoktu (şimdi inanılmaz yaygın tabii, ama şansı mı şansızlık mı tartışılır). Öyle bir şey olmadığı için özellikle o üç program benim ‘sinematek’im olmuş ve istemeden de olsa bilinçaltımı, sinema anlayışımı etkilemiş diye düşünüyorum.  

“Özcan Alper ile Sonbahar Üzerine Söyleşi”, Yeni İnsan Yeni Sinema sayı: 20-21 (Sonbahar 2008), s. 18. 

VOYNİTSKİ (Sonya’nın saçlarını okşayarak): Çocuğum, bilsen nasıl güç geliyor bana! Ah, bilsen nasıl güç geliyor!

SONYA: Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (sessizlik) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz… Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve burdaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz…

Anton Çehov, Vanya Dayı, çev. Ataol Behramoğlu, Bütün Oyunları I, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.


Sonbahar (Özcan Alper, 2008)