sıradan şeyler

Mundane History (Anocha Suwichakornpong, 2009)

Önce bir saptamayla başlayalım: Antropolog/yönetmen David MacDougal, “en fazla aşina olduğumuz bedensel deneyimlerden bazılarının sinemada ya toptan yok sayıldığını ya da abartılı bir ihtiyatla ele alındığını” söyler. MacDougal’a göre, bu deneyimlerin başında “çıplaklık, ifraz etme ve cinsel ilişkiler” bulunur. Ancak sinemanın görmezden geldiği sıradan eylemler bunlarla sınırlı değildir. “Adet kanaması ve masturbasyonun” yanı sıra, “tükürme, kaşıma, traş, tırnak kesme, yıkanma vb.” daha dünyevi bedensel deneyimler de adeta yok sayılır.  ( “Sinemada Beden”, The Corporeal Image: film, ethnography, and the senses içinde, Princeton UP, 2005, 19)

Bu görmezden gelmenin, modernizmin yaygınlaştırdığı edeb normlarıyla bağlantılı olduğu bir gerçek. Ancak, “gerçekçi” olarak niteleyebileceğimiz filmlerin bile (cinsel ilişki istisna), bu konuda ana akım sinemayla aynı kör bakışa sahip olması şaşırtıcı.

Bu yılki Rotterdam Film Festivali’nde Kaplan Ödülü’nü paylaşan üç filmden biri olan Mundane History (Anocha Suwichakornpong, 2009), adı üzerinde sıradan şeyleri konu alıyor: Sinema öğrencisi Ake, geçirdiği kaza sonucu, bakıma muhtaç durumda felçli olarak yaşamaktadır. Babası Ake’nin bakımını üstlenmek üzere, genç hastabakıcı Pun’ı işe alır. Pun’ın Ake’yi yeniden yaşama başlamak için gösterdiği çabalar sonuçsuz kalmaktadır. Ürkütücü derecede soğuk baba ise, tüm bu olanlarla neredeyse hiç ilgilenmemektedir.

Film, bütün bu süreçte geçen sıradan eylemleri konu edinir. Pun’ın Ake’yi yıkaması, altını değiştirmesi, pansuman yapması gibi… Arada sinemada görmeye alışık olmadığımız başka olağan şeylere de yer verilir: Hayatı yatakta geçen Ake’nin masturbasyon yapmaya çalışması gibi…

Tüm bu gündelik ve olağan olayları, izleyici açısında izlenir, hatta merak edilir kılan iki unsur var: İlki, filmin doğrusal zaman akışını kıran ve tekrarlara yer veren kurgusu. Kimi şaşırtıcı görüntülerin kaynağını ya da olayların nedenlerini ancak ilerleyen sahnelerde öğrenebiliyoruz. İkinci unsur ise, bilgimizi eksik bırakan eksiltili kurgu (elipsis). Örneğin, kahyanın göremediğimiz biriyle odasında yaptığı bir cümlelik konuşma…

Kısacası, hayat kadar sıradan ve gizemli bir anlatım. Filmde Pun’ın sorduğu gibi, “insanın geçmişi olmadan yaşaması mümkün mü?” (Pun’ı google’da arayan Ake yalnızca dört girdiyle karşılaşır). Ya, bütün bunların Tayland’ın kanlı darbeler tarihiyle ilişkisi nedir?

Film bir başka dünyevi, ancak büyüleyici görüntüyle sona erer: bir sezaryen doğum. Sahi, Yılmaz Güney’in Duvar‘ından bu yana sinemada hiç “gerçek” bir doğum sahnesi görmüş müydük?

kara tren

Alexis Tioseco ve kız arkadaşı Nika Bohinc’i bugüne kadar tanımıyordum. Tioseco’nun Filipinler sineması üzerine yazılarını sunduğu Criticine‘yi izliyor, (dilini anlamasam da) Bohinc’in katkıda bulunduğu Ekran‘ın internetteki en iyi sinema dergilerinden biri olduğunu biliyordum. Bir de, içinde yer aldığımız internet-odaklı dünya sinefiller ağının bir parçası olduklarını ekleyebilirim.

Trajik ölüm haberlerini okuyunca sarsıldım. Ardından Alexis’in Rogue dergisinde (Nika’ya hitaben) yazdığı son derece kişisel yazıyı okudum. Filipinler’le, sinemasıyla, Nika’yla ilişkisi üzerine… Sonudaki dilekler listesi beni gülümsetti. Geç de olsa tanıdığıma sevindim.
Not (15.9.2009): Adrian Martin‘in yazısı ve yönetmen Apichatpong Weerasethakul‘un video yorumu için bağlantılara tıklayın.

bloglar arasında

Sık sık değindik, internet çağı yeni bir eleştirinin doğuşuna tanıklık ediyor. Olumlu ve olumsuz yönlerini tatışmaya devam ediyoruz. Fuat Er‘in Kafa Ayarı’ndaki yazısından aşağıda söz etmiştik. Geçtiğimiz günlerde de Beyazperde.com Türkçe sinema bloglarıyla ilgili bir değerlendirme ve soruşturmaya yer verdi.

Bu vesileyle biz de Eylül 2008’de (11.9.2009, Taraf) yaptığımız değerlendirmeyi yeniden sunalım:

İnternette Türkçe film eleştirisi son bir yıl içerisinde gözle görülür bir biçimde gelişti. Keyifle okunan ve yeni kapılar açan siteler insanı sevindiriyor. Henüz farketmediğimiz ya da gözden kaçırdıklarımızdan peşinen af dileyerek küçük bir seçki sunuyoruz. Önceliğimiz kurumsal sitelerden çok bloglarda ve yazarlarının isimsiz kalma arzularına saygı gösteriyoruz:

SİYAD: İnternet sayfasını yenileyen ve sürekli güncelleyen Sinema Yazarları Derneği bu alanda öncülüğü üstlenmiş görünüyor. Ancak insan böyle bir sayfadan daha fazla ‘link’ bekliyor. (www.siyad.org)

Sadibey: Yakınlarının “Sadi Bey” diye hitap ettikleri sinemanın emektarı Sadi Çilingir’in hep hayırla anılacak sitesi. Eleştirilerin yanı sıra, sektöre ilişkin önemli veriler içeriyor. Altbaşlıktaki “Kemal’in askerleri” ibaresi sizi korkutmasın, aslında gayet “sivil” görünüyorlar. (www.sadibey.com)

sinema vs.: Sinemanın bütün alanlarını kapsayan bir blog. Tek üzüntümüz yazarının her zaman aynı sıklıkta katkıda bulunmaması (sinerama.blogspot.com) (Ayrıca Zeze Film’den takip edilebilir)

Fantastik Türk sineması: Bu konuyu odak alan blogların sayısı az değil. Meraklıları için belli başlıları analım: Sinematik (sinematik.blogspot.com), Öteki Sinema (http://midnight.blogcu.com) ve merhum Metin Demirhan’dan Fantastik Sinema (www.fantastiksinema.blogspot.com).

Asinema: Haberler ve eleştirel yazıların yanısıra, online izleme seçenekleri de yer alıyor. Belgesele önem verdiğini de belirtelim. (www.asinema.net)

Kafa Ayarı: Filmlerden kitaplara, oradan müziklere uzanan keyfili bir yolculuk. Misafirin Dili köşesini sakın atlamayın. (www.kafaayari.com)

Sinemüslim: Bu kez de “müslüman” vurgulu bir site, üstelik de altbaşlıkta bir “bismillah” yer alıyor. Yine görüntüye aldanmayın, memleketin tuhaf durumuna yorun, içerik sizi şaşırtacak. (sinemuslim.com)

SinePena: Film müzikleri konusuna odaklanan bir site. Bu türden uzmanlaşmalara daha çok ihtiyaç var dedirtiyor. (www.sinepena.com)

Pachydermata: Mayıs’ta yayına başlayan blog kısa sürede gönlümüzü fethetti. (pachydermata.blogspot.com)

Avrupa Sineması: Böyle bir blog için “Dünya Sineması” daha uygun bir başlık diye düşünebilirsiniz, ama ele aldıkları filmleri hemen izlemek isteyeceksiniz. (avrupasinemasi.blogspot.com)

Ters Ninja: Manifestolu kollektif site. Profesyonel ve amatörleri birarada barındırıyor. İlgiyle izliyoruz (www.tersninja.com)

Futbol – Sinema – Bira: Bundan daha iyi bir üçlü olabilir mi? Futbol sevmeyen sinefillerin de kalbine girmeyi başaracak gibi gözüküyor. (http://belestepe.blogspot.com)

Nostaljik Türk Sineması: Çilek’in Dünyası: Sinema sevgisi deyince Yeşilçam’dan söz etmemek olur mu? Popüler sinemaya vefalı ve görsel yönden keyifli bir bakış. (www.cilekindunyasi.blogspot.com)

Son olarak: Anaakım dışında farklı film eleştirilerine yer veren ve ilgiyi hak eden bir dizi site: Sinemablog (www.sinemablog.com), Filmatine (funkster.blogcu.com), Eskiden Beri (www.eskidenberi.com), İşgüzarlar (www.filmseyretmefabrikasi.blogspot.com), Mümkün Mertebe (numanserteli.blogspot.com)

 Not: Giriştede belirttiğim gibi çeşitli nedenlerle burada anamadığım epey site/blog var. Şimdilik ilgiyle izlediğim ‘Sinema ve Edebiyat’ı vurgulamakla yetineyim. Linkler sayfanın sağında.

bir portre

Pınar Öğünç, Radikal Cumartesi‘de 4 Ocak’ta 73 yaşında ölen görüntü yönetmeni Çetin Gürtop’un kapsamlı bir portresini çizerken, yakınlarının anılarına da yer veriyor. Çetin Gürtop 1960’da başladığı kariyerinde 300’den fazla filmin görüntüsüne imza attı. 

enformasyon ve özel mülkiyet

Geçtiğimiz ay dijital sinema konusunu tartışırken, filmlerin dijital yoldan kopyalanıp dağıtılmasına daha sonra değineceğimizi belirtmiştik. Dilerseniz önce VCD’den başlayalım. Kolaylıkla kopyalanıp çoğaltılabildiği için yapım ve dağıtım firmalarının yakınır göründüğü bu format, bizzat Sony gibi büyük şirketlerce tanıtılıp pazarlandı. ABD ve Avrupa’da bilinmeyen VCD formatı, özellikle Orta ve Uzakdoğu’da yaygınlık kazandı. Yakınlarda ise, aşamalı olarak yerini DVD’ye bırakmaya başladı. Tam bu sırada, gelişmiş ülkeler için BluRay adı verilen format son teknolojik yenilik olarak piyasaya sürüldü.

Özet olarak verdiğimiz bu gelişmelerden çıkarılacak ilk sonuç, müzik ve görüntü piyasasını denetim altında tutan büyük şirketlerin bölgeler arasında bir teknolojik işbölümü öngördükleri, bu sayede eski ve yeni teknolojileri birarada pazarladıkları. Ancak esas şaşırtıcı olan, böylesine sistemli bir strateji izleyen şirketlerin, her türlü dijital verinin kendi denetimleri dışında kopyalanmasına duydukları tepki.

Biraz daha açmaya çalışalım… Günümüzde, tarımdan kimyaya, sanayiiden kültüre pek çok alanda fikri mülkiyet ve telif haklarından söz edilmeye başlandı. Üretimin ve dağtımın denetimini ellerinde bulundurmak isteyen bir avuç tekel, telif hakları üzerinden ekonomik ve politik bir savaş yürütüyor. ‘Korsan’ ve ‘fikri mülkiyet’ gibi sözcükler ise, bu savaşımın söylemsel çerçevesini oluşturan ‘tarafsız’ sayılamayacak kavramlar. Yazar Lawrence Lessig’in de belirttiği gibi fikri mülkiyet, “patent, telif hakkı ya da ticari marka anlamına gelmiyor”. Fikri mülkiyetin esas amacı, daha önce müzakere konusu olan patent vb. hakların özel mülkiyet kapsamına dönüştürülmesidir.

Bu çerçeveden bakıldığında özel mülkiyetin üç aşamasından söz edebiliriz: Tarım ekonomisinin geçerli olduğu birinci dönemde özel mülkiyetin başlıca konusunu toprak oluştururken, imalata dayalı meta ekonomisinde onun yerini sermaye almıştır. İçinde bulunduğumuz üçüncü dönemde ise, fikri mülkiyetin giderek tekelleşmeye başlamasıyla özel mülkiyetin esas konusu enformasyon olmuştur (McKenzie Wark, Hacker Manifestosu).

Tabi, burada esas sorun mülkiyete konu olan enformasyonun, belirli bir nesneyle ilişkilendirilemeyecek derecede soyut olması. Bu da onu giderek daha çok tartışmalı hale getiriyor. Örneğin, okuduğunuz bu makale aynı zamanda Taraf’ın internet sitesinde yayınlanıyor. Dileyen yazıyı buradan okuyor, kopyalıyor, kaynak göstererek kendi sitesinde alıntılıyor. Buna karşın, metin benim bilgisayarımda durmaya devam ediyor. Bir diğer deyişle, benim bu yazının telif sahibi olmam, sizi enformasyondan yoksun kılmıyor. Oysa, sizin yazıyı her okuduğunuz ya da alıntıladığınız sefer için belirli bir ücret talep etmeye kalkışsaydık, sanırım içinden çıkılamaz bir durumla karşı karşıya kalabilirdik.

Buradan, dijital olarak kopyalanabilen her şey serbestçe paylaşılsın dağıtılsın gibi bir sonuca varmak değil niyetimiz. Eğer öyle olsaydı, her alanda yaratıcı üretim ciddi bir sekteye uğrardı. Ancak, vurgulamak istediğimiz nokta, özellikle kültürel alanda uygulanmaya çalışılan mülkiyet ve dağıtım stratejilerinin enformasyonun bu soyut niteleğini gözönünde bulundurması gerektiği. Aşırı kâr arzusunun nasıl ağır kayıplara yol açabileceğini gösteren son ekonomik kriz belki bu anlamda bir uyarıcı olabilir.

Enformasyonun özel mülkiyete konu olmasıyla ilgili yaşanan temel çelişkiyi şöyle özetleyebiliriz. Bilindiği gibi, iktisat bilimi özel mülkiyeti ‘kıt kaynakların’ kullanımıyla ilgili bir kavram olarak tanımlıyor. Oysa, enformasyon hiç de tükenebilecek kıt bir kaynak olarak değerlendirilemez. Bu nedenle, enformasyonun özel mülkiyetin alanına hapsedilmeye çalışılması kapitalist sistemin önemli çelişkilerinden birini oluşturuyor.

Bütün bunlara karşın, Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, Uluslararası Fikri Mülkiyet Birliği gibi kuruluşlar,  Dünya Ticaret Örgütü ve AB gibi ulusötesi yapıların desteğini arkalarına alarak, fikri mülkiyet konusunda ağırlıklı olarak tekellerin çıkarlarını korumaya yönelik bir politika geliştirdiler. Ve bunu hükümetler aracılığıyla bütün ülkelerde geçerli kılmaya çalışıyorlar. Geçerli kılınmaya çalışılan yasalara bir de bu gözle bakmakta yarar var.

Öyleyse, tartışmaya burada ara verip, kültürel alandaki fikri mülkiyetin durumuna ve yola çıkış noktamız olan dijital sinema konusuna önümüzdeki hafta devam edelim.

(Taraf gazetesinde 9.01.2009’da yayınlanmıştır)

her telden

sinema ve mahalle baskısı 

Belki siz de benim gibi hayretle izliyorsunuzdur, “kimin mahallesinde daha çok baskı var?” tartışmalarını. “Bak gördün mü, sen öyle baskı yaptığın için bunlar da sana baskı yapıyor”, ya da “ama senin baskın onunkinden daha fazla” yorumları insanı çileden çıkarıyor. Bu baskı dedektörleri ve hakemlerine ne yazık ki bizim gibi her mahallede yabancı olanlar arasında da rastlanıyor. Ulus-devletçe (buna özneleri de dahil ediyorum) her baskının tiryakisi olmuşken, böyle bir tavır pek de fayda sağlamıyor.

Neyi kastettiği anlamış, şimdi buradan sinemaya nasıl bağlayacak diye düşünüyor olmalısınız. Evet, itiraf ediyorum, aktaracaklarımın kullanıldıkça içi boşalan bu kavramla hiçbir alakası yok. Ancak, yine de değerli bir yorumcu çıkar da bunları mahalle baskısıyla ilişkilendirmeye ve beni de mahallelerden birine dahil etmeye çalışırsa, ironiyle etkisiz kılabilirim diye düşündüm. Ha bir de, bu sayfalara soran gözlerle bakan bir kaç okuyucu tavlarım belki diye kullandım bu başlığı.

Geçen hafta Türkçe basında da yer alan Reuters kaynaklı bir haberden söz etmek istiyordum. Suudi Arabistan’da 30 yıl aradan sonra, ilk kez sinemalarda film gösterimi yapılmış. Gösterime giren yerli komedi Menahi izleycilerden yoğun ilgi görmüş. Üstelik de filmin Cidde ve Taif de yapılan galasını erkek ve kadın konuklar birarada izlemiş. Tabi, bazı yetkililer rahatsızlık duymuş. Faziletin Yayılması ve Ahlaksızlığın Önlenmesi Komisyonu’nun Başkanı Şeyh İbraim el Geyt “Sinema yasaktır. Çünkü şerdir ve bizim şerre ihtiyacımız yoktur, zaten ortalıkta yeterince şer vardır” buyurmuş.

Suudi Arabistan’da 1970’lerde az sayıda olan sinema salonları, yerli film sektörünün dinsel baskılar nedeniyle çökmesi üzerine kapanmış. Sinemaseverler, sinemada film izleme keyfini yaşamak için Bahreyn gibi komşu ülkelere seyahat ediyormuş.

Oysa bugünlerde, internet aracılığıyla paylaşım ve cep telefonu gibi mecralarda görüntü izleme olanağıyla sıkça ‘sinemanın ölümünden’ söz eder olduk. O zaman, bu durumu Türkiye’nin aralarında bulunduğu çeşitli ülkelerdeki izleyici artışı ile birlikte bir canlanma olarak mı değerlendireceğiz, yoksa ehil ellerce kılınan bir cenaze namazı mı? 

2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Jonah (Alain Tanner, 1976)

33 yaşına basacak olan Yunus

İsviçreli yönetmen Alain Tanner bu yıl 80 yaşına basıyor. Bu çerçevede, Tanner’in uzun ve başarılı meslek yaşamını kutlamayı amaçlayan Fransız Sinematek’i Şubat ayında kadar sürecek bir retrospektif düzenliyor.

Öte yandan, 1976’da, 68’e dair umutların yıkıldığı bir ortamda dünyaya gelen Yunus/Jonah ise 33 yaşında olacak. Yunus, Tanner’in senaryosunu John Berger ile birlikte kaleme aldığı filmi 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Jonah’daki çiftin çocuğudur. Acaba, umutların karaltıldığı bu dünyada, nasıl bir yaşam sürecektir? Berger ve Tanner, filmin adı aracılığıyla bir kehanette bulunmak isterler. Yunus’un mutlu olacağı daha güzel bir dünya hayali:  “Tarihin balinası 2000 yılında 25 yaşına basacak olan Yunus’u midesinden çıkartacak. Yunus’u pislikten kurtarmak için 2000 yılına kadar vaktimiz var”.

Tanner, 2000’lere girerken, Yunus’un 25 yaşındaki halini gösteren bir devam filmi çekti. Bu iyimser senaryoda, Yunus sinema okuyordu ve siyah bir kız arkadaşı vardı. Oysa, Yunus’u pislikten kurtaramadığımız gibi, 33 yaşında küresel kapitalizmin en ciddi krizlerinden birinin içine attık. Tanner retrospektifine gidemeyecek olduğumuza göre, filmin senaryosunun Nigar Çapan’ın elinden çıkma çevirisini (Metis Yayınları) şiddetle öneririz.   

Jean-Luc Godard ile birlikte en çok tanınan İsviçre vatandaşlarından biri olan Tanner, çevirdiği 26 filmin yanısıra, sinema sektörüne farklı katkılarda bulunur. Bunların başında, başarıyla sonuçlanan kamunun sinemaya destek olması için sürdürdüğü kampanya gelir. Dört yılı aşkın zamandır film çekmeyen yönetmen, geçtiğimiz yıl sinemayla ilgili görüşlerini içeren Sine-karışımlar (Ciné-Mélanges) başlıklı bir kitap yayınlandı. Bu kitaptan bir tadımlıkla bitirelim: “Bir gazeteci özgeçmişime bakıp ne kadar çok çalıştığımı söyledi. Şaşırarak yanıtladım: ‘Tam tersine, hayatımda hiçbir şey yapmamış gibi hissediyorum”.

Haftanın sözü:

“Yönetmenlik bir meslek değildir (…) Öğrenilemez. Günün birinde neden olduğunu anlayamadan yakalandığınız bir hastalık gibidir. Üstelik çaresi de yoktur .”

Alain Tanner

(Taraf gazetesinde 2.01.2009’da yayınlanmıştır)

sinemanın yeniden keşfi-2

Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim. Önce küçük bir hatırlatma: Sinemadaki dijital dönüşümün izlerini sürmeye çalışıyorduk. Dijital teknolojinin çekimden kurguya yapımın bütün aşamalarını etkilediğini, buna bağlı olarak film gösteriminin de artan oranda dijital olarak gerçekleştirildiğini belirtik. Sinemada dijital teknolojinin olanaklarından yararlanılmasına ilişkin iki eğilim saptadık. Birincisi, dekordan oyuncuyu görüntüyü yeni baştan yaratıyor, adeta fırçayla yeniden çiziyordu. İkincisi, biraz da paradoksal biçimde, dijital teknolojiyi filmin gerçeklik duygusunu arttırmak için kullanıyordu. Bu yolla, kurguda renk ayarını düzeltiyor, oyuncu performansını yaratılmak istenen duyguya bağlı olarak manipüle ediyordu.

Elbette bu iki eğilimi, birbirinden kesin sınırlarla ayırmak mümkün değil. İşte bu ortaklığı vurgulamak için de, sinemanın dijital teknolojinin yardımıyla nasıl kusursuz bir gerçeklik yanılsaması yaratmaya çalıştığını göstermeye çalışmıştık. Sesli film, renkli sinema, sinemaskop görüntü, çok-kanallı ses sistemleri gibi bütün teknolojik yenilikler, gerçekliğin eksiksiz bir temsilini sunmayı hedefliyordu. Üstelik bu olanakları yalnız sinemada değil, evimizin konforu içerisinde de yaratabilirdik. Giderek genişleyen televizyon ekranları ve kusursuz görüntü-ses kalitesi sunma iddiasındaki ev sinema sistemleri, bu eğilimin birer göstergesi. Andre Bazin’in yerinde saptamasıyla ‘bütüncül sinema’…

Bu hafta, bunun tam zıddı gibi görünen bir eğilimden söz edeceğiz. Buna da ‘ilkel sinema’ adını vereceğiz.  Temel örneğimizi, bilgisayar – hatta cep telefonu – aracılığıyla gerçekleştirilen izleme deneyimi ile YouTube ve benzeri görüntü sağlayıcı servisler oluşturacak.  Öncelikle bilgisayar ekranlarının yukarıda andığımız projeksiyon olanaklarına ya da yeni televizyonlara oranla ne kadar küçük olduğunu hatırlatalım. Buna bir de yalnızca stereoyla sınırlı kalitesiz ses düzenini ekleyin.

Ya ulaşılan görüntü ve sesler. Bu küçük ekranın yaklaşık 10/1 ile sınırlı ve giderek genileşleyen panoramik formatın tersine kare bir çerçeve. İnternet aracılığıyla daha kolay ve hızlı erişim sağlamak için sıkıştırılmış – kötüleştirilmiş – görüntü ve ses kalitesi. İçeriğe gelince, farklı iletişim araçlarıyla ulaşabileceğimiz sinema ve televizyon ürünlerinden parçalarını bir yana bırakacak olursak, evde gerçekleştirilmiş bir iki çekimden oluşan görüntüler… Fonda çalan müziğe ağızlarını açıp kapayarak eşlik eden bir grup genç ya da tanıklık edilen komik bir durum.

Peki nasıl oluyor da, dev ekran ve hopörlerin kalitesine alışan bizler, bu ‘ilkel’ görüntü ve seslerin büyüsüne kapılıp gidiyoruz? Film ya da televizyon yerine, saatleri bilgisayar karşısında geçiriyoruz? Hem de bir yandan mesaj yazıp, başka işlerle ilgilenirken… Bilgisayar ya da telefonumuzu taşıdığımız her yerde izleyebilmenin rahatlığı, bizlerinkine benzer yaşamlara duyulan merak gibi pek çok yanıt verebilir.  

Ancak, bütün bu gelişmelerde sanki sinemanın ilk yıllarını hatırlatan bir yön var. Lumiere kardeşlerin çektikleri ilk görüntüler, tıpkı YouTube’daki benzerleri gibi yaklaşık bir dakikalık kesintisiz çekimlerden oluşuyordu. Gara giren bir tren, yıkılan bir duvar gibi günlük yaşamdan kesitler ya da kendini sulayan bahçıvan gibi komiklikler içeriyordu. Üstelik kare formatta, siyah-beyaz ve sessizdi. Bir diğer deyişle YouTube’ın yıldızları iki Çinli öğrencinin maceralarından ya da piyano çalan kediden pek de farklı değildi.

Acaba, teknolojinin getirdiği olanaklarla gerçeklik yanılsamasını kusursuzlaştıran sinema, yeniden ortaya çıktığı yıllardaki olanaklara dönerek bir şeyler mi kanıtlamaya çalışıyor? Bu ‘ilkel sinemayı’ sinemanın yeniden keşfi yolunda farklı bir adım olarak değerlendirebilir miyiz? Yanıt vermek için henüz erken. Zira küçük ekrandaki görüntünün kalitesi gün geçtikçe artıyor. ABD’de Hulu’nun rekabetine dayanamayan YouTube kısa bir süre önce ‘geniş-ekran’ formatına geçti. Benzeri gelişmelerin birbirini izleyeceği söylenebilir. Bakalım, o zaman amatör kullanıcılar, ellerindeki küçük dijital kameralarla bizlere neler gösterecekler. 

(Taraf gazetesinde 19.12.2008’de yayınlanmıştır)

sinemanın yeniden keşfi

Son yıllarda sinemada bir dijital devrim yaşanmakta. Bu devrimin ilk izlerini kurgu alanında gördük. Bugün çevrilen filmlerin tamamına yakını kurgu aşamasında 35 mm’den dijitale aktarılmakta. Farklı programlarla bilgisayarda gerçekleşitirrilen kurgunun ardından, sinemalara dağıtılmak üzere filmlerin 35 mm kopyaları çıkarılmakta. Dijital dönüşümün yaşandığı alanlardan biri de görüntü… Bugün giderek artan sayıda film, dijital kameralarla çekilmekte. Görüntünün kalitesi açısından selüloid tabanlı film ile dijital arasındaki fark hızla kapanmakta. Dijital görüntünün bir diğer aşamasını ise, dijital projeksiyon makinaları ise gösterim oluşturmakta. Bugün maliyetleri nedeniyle henüz sinemalarda yaygınlık kazanmasa da, çok yakın bir gelecekte dijital projeksiyonun standart hale geleceği öngörüsünde bulunabiliriz. Hiç kuşkusuz bunun dağıtım sektörü açısından da önemli sonuçları olacak, zira artık filmlere internet bağlantısı yoluyla ulaşmak mümkün olacak.

Bu gelişmenin sonuçları filmler ve izleyici açısından ne anlama geliyor? Bu konuyu gösterimdeki bazı filmlerden örneklerle değerlendirmeye çalışalım. Öncelikle vurgulamamız gereken, dijital dönüşümün popüler sinemayı olduğu kadar, bağımsız yapımları da etkilediği. Kurmacadan belgesele farklı anlatım tarzlarında dijital teknolojinin getirdiği olanaklardan yararlanılıyor. Bu çerçevede, iki temel eğilimden söz edebiliriz.

Birincisi, dijital teknoloji aracılığıyla yaratılan görüntülerle izleyicilere bir fantezi dünyasının kapılarının aralanması. Blue-box adı verilen teknikle, önceden çekilen oyuncu görüntülerine dijital görüntüler eklenerek, geleceği ya da farklı dünyaları simgeleyen mekanlar yaratılması… Ya da bizzat oyuncuların dijital yolla çoğaltılması (fantezi filmlerdeki devasa orduları düşünün) ya da modellenmesi (Gladyatör filminde olduğu gibi ölmüş bir oyuncunun eksik sahnelerinin dijital kopyalamayla tamamlanması)… Yılın gişe şampiyonu olmasına kesin gözüyle bakılan A.R.O.G. dijital teknolojinin olanaklarıyla izleyiciye bu türden bir fantezi dünyası sunuyor. Arif’in zamanda yolculuğu bu sayede inanılır hale geliyor.

Dijital teknoloji bu anlamda bilgisayar aracılığıyla görüntüyü adete yeniden yaratıyor, bir yerde el-yapımı hale getiriyor. Lev Manovich, günümüzde bilgisayarın, tıpkı fotoğraf öncesinde olduğu gibi, görüntünün kara kalemle çizilmesine benzer bir işlev gördüğünü söylüyor. Manovich’e göre, günümüz sinemasının canlandırmadan bir farkı yok, bu da görüntünün gerçeklik iddiasının sonu anlamına geliyor.

“Peki gerçekten öyle mi?” sorusuna yanıt aramak için, dijital görüntünün bir diğer farklı kullanım biçimine bakalım. Ağırlıklı olarak belgeselde ya da “sanat filmlerinde” kullanılan ikinci yöntemde ise, kamerayla çekilen görüntülerin dijital manipülasyonuyla filmin gerçeklik duygusu arttırılmaya çalışılıyor. Buna ilk örnek olarak, Mustafa filmini verebiliriz. Resmi görüş tartışmaları nedeniyle filmin gözden kaçırılan boyutlarından biri de, görüntülerin dijital manipülasyonu. Oyuncular tarafından yeniden canlandırılan pek çok sahnede (örneğin, resmin içinden yapılan yolculuk, kurtların mezarlığa saldırısı) bu yöntemden yararlanılıyor. Ancak, daha da önemlisi çeşitli arşiv görüntülerinin ve fotoğrafların, renk ayarı, tıraşlama (görüntüde bir unsurun diğerlerinden ayırt edilmesi ya da bazı unsurların çıkarılması) gibi yöntemlerle dönüştürülmesi. Elbette, burada amaç tarihsel gerçekliğin aslına uygun biçimde ve inandırıcı olarak canlandırılabilmesi.

Bir diğer örnek olarak, Üç Maymun’u ele alabiliriz. Altyazı dergisin 77. sayısında (Ekim 2008) yönetmen Nuri Bilge Ceylan’la yapılan söyleşi ve derginin geçen ay verdiği filme ait kurgu günlüğü eki, bu anlamda önemli bir malzeme sunuyor. Özetleyecek olursak, Ceylan filmdeki gerçeklik duygusunu arttırmak için, kurguda oyuncuların bazı hareketlerini hızlandırıp yavaşlattığını, renk ayarlarıyla oynadığını ve farklı ses efektlerinden yararlandığını belirtiyor.

Peki, dijital teknolojinin bu ik farklı kullanımı birbirinden bu derece ayrı mı? Görünüşe bakılırsa, birinde dijital görüntü aracılığıyla yaşamda varolmayan bir hayal dünyası yaratılmaya çalışılırken, diğerinde filmin dışındaki dünyaya referansla kurmaca dünyanın gerçeklik izlenimi arttırılmaya çalışılıyor. Ancak her iki yöntemde de amaç, belirli bir gerçeklik yanılsaması yaratarak, filmin fantezi ya da gerçeğe benzer dünyasının izleyici açsından inandırıcı kılınması.

Bu çerçevede, dijital görüntünün analogdan çok da farklı olmadığını iddia edebiliriz. Zira her ikisi de, izleyiciyi dünyasına inandırmaya çalışıyor, bu amaçla olayları öyküleştiriyor, hareket ve perspektif gibi araçlardan yararlanıyor. Hedef aynı: kusursuz gerçeklik yanılsamasını elde edebilmek. Dijitalin analogu taklit ettiği, onun temel ilkelerinden yararlandığı gözleniyor. Bu anlamda, filmdeki herhangi bir görüntünün gerçek dünyada bir karşılığının olup olmamasının önem ifade etmediğini söyleyebiliriz. 

Bu da bizi sinema eleştirisinin en önemli isimlerinden Andre Bazin’in “bütüncül sinema” kavramına getiriyor. Bazin’e göre, sinemayı keşfeden öncüler, bu yolla gerçekliğin bütüncül ve eksiksiz bir temsilini sunacaklarını hayal etmekteydiler. Dünyanın gerçekliğini kusursuz bir yalnılsamayla aktarabileceklerine inanıyorlardı (Bazin algılanan gerçekliğe ilişkin bu gelişmeleri yerinde bir ifadeyle “mit” olarak niteler). Bazin, sinemadaki teknolojik gelişmenin bu yönde ilerlediğini, sessiz filmden sesliye, siyah beyazdan renkliye geçişin bu konudaki yetersizliği gidermeye çalıştığını belirtir. Buradan hareketle, monodan stereoya, oradan Dobly dijital ses sitemine ya da dijital görüntüye geçişi de, bütüncül sinema yolunda atılmış adımlar olarak değerlendirebiliriz. Bazin’e göre, sinema alanında gerçekleştirilen her yeni gelişme, onu kökenlerine giderek daha yakınlaştırmalıdır. İlginç olan nokta, bugün gerçeklik yanılsamasının daha çok gerçekliğin basitçe kamerayla kaydedilmesiyle değil, gerçek ya da sanal görüntünün manipülasyonuyla sağlanmasıdır. Son sözü yine Bazin’e bırakalım: “Kısacası, sinema henüz keşfedilmedi!”

(Taraf gazetesinde 12.12.2008’de yayınlanmıştır)

İşlevsiz Aile

Adını anımsayamadığım bir yazarın radyo söyleşisiydi. Konuşmanın bir yerinde yazara, ele aldığı konuları soruyorlardı. “Yapıtlarınızda ‘işlevsiz aileye’ (disfunctional family) sıklıkla yer verdiğinizi gözlemliyoruz” diye yorumda bulundu sunucu. Yazar hemen itiraz etti: “Bir kere, işlevsiz aile diye bir şey yoktur. Her aile iyi kötü bir işlev görür.” Dağılıp parçalanmadığı sürece, en azından beslenme gibi temel gereksinimlerin karşılanmasını sağlayan bir ailenin, ne kadar sorunlu olursa olsun, işlevsiz olduğunu söyleyemeyiz.

Son yılların moda terimiyle ‘işlevsiz aile’ farklı çeşitleriyle sinemanın da gözde konularından biri. İngiliz sinemasının bu anlamda giderek bir tür oluşturduğunu bile söyleyebiliriz. Bu tarz filmlerin en iyilerin biri olan Meantime’da (Mike Leigh, 1984) rol olan iki ünlü oyuncunun yıllar sonra arka arkaya çektikleri filmlerde, Nil by Mouth (Gary Oldman, 1997) ve The War Zone (Tim Roth, 1999) bu konuyu ele aldıklarını görmek şaşırtıcı olmasa gerek.

Amerikan bağımsız sineması da, özellikle ‘baby boom’ kuşağı üzerinden bu konuya eğilmeyi sürdürüyor. Sinemalarda gördüğümüz Mürekkepi Balığı ve Balina’nın (The Squid and the Whale) (Noel Baumbach, 2005) ardından, festivallerde izleme fırsatı bulduğumuz Elde Makas Koşmak (Running With Scissors) (Ryan Murphy, 2006) ile işlevsiz aileyi çocukların gözünden perdeye taşıyor. Her iki filmde de, anne ve babanın ayrılığıyla göreli bir özgürlük ortamıyla tanışan çocuklar mutsuz oluyor ve ebeveynlerini suçluyor. Bu filmlerin temel yaklaşımı ise, Catherin Mathelin’in Freud’a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu (Kitap Yayınevi, 2003) kitabında ele aldığı biçimiyle “yasaklamanın yasaklanmasının” yol açtığı sorunların sergilenmesi. İtaat anlayışıyla yetişen 68 kuşağının, çocuklarına her konuda eşitmiş gibi davranmaları, onları kendileriyle bir tutmaları, bizzat kendilerinin çocuklaşması farklı bir kuşağın yetişmesine neden oldu. İşte bu kuşağın üyeleri olan yönetmenler, bizlere çocuk gibi davranan ebeveynlerin ve bir yol gösterici eksikliğinin yarattığı özel durumu anlatıyorlar. Bu filmlerin temel sorunuysa, çocukların tehlikeli olanı yapmalarına izin vermeyecek ebeveynlere duyulan arzunun güçlü bir biçimde hissedilmesi.

Geçtiğimiz günlerde gösterime giren Küçük Günışığım (Little Miss Sunshine) (Jonathan Dayton, Valerie Faris, 2006) yine bir türden bir aile konusuna değiniyor. Ancak ortada ne boşanmış bir çift var, ne de bildiğimiz türden bir çekirdek aile. Çeşitli nedenlerden dolayı büyükbaba ve dayı da evin konukları arasında. Aile, küçük kızları Olive’in katılacağı bir güzellik yarışması nedeniyle California’ya yolculuk etmek zorundadır. Elbette her yolculuk gibi, bu aynı zamanda bir içsel yolculuk ve yüzleşmedir.

Son derece sağlam bir senaryo üzerine kurulmuş olan film, alışılageldik işlevsiz aile ya da yolculuk filmlerinden bir çok noktada ayrılıyor. Nietzsche hayranı erkek çocuk Dwayne, tıpkı bir boşalma anında belirttiği gibi, ailedeki “parçalanma, iflas, intihar” vb. sorunlar nedeniyle mutsuz olduğunu düşünmektedir. Durumun farklı olduğunu filmin sonlarında anlayacaktır. Kaldıkları motelde yan odadaki anne babasının tartışmasını duymamak için açtığı televizyonda karşısına çıkan Bush belki de bunun bir işaretidir. Bu tuhaf görünen ailenin kendi dışlarındaki ‘korkunç’ dünyayla tanışmaları ise finaldeki güzellik yarışması sahnesiyle verilir. 6-7 yaşlarındaki çocukların adeta ‘pornografik’ bir şova dönüşen yarışmalarında, Olive’in büyükbabasıyla birlikte hazırladıkları gösteri müstehcen bulunur. Filmde, son derece keyifli biçimde gözümüze sokmadan gösterilen Amerikan toplumunun yüzlerinden biridir bu da.

Küçük Günışığım’ın bizlere gösterdiği temel gerçek ise, günümüzde işlevsiz olanın birilerinin öne sürdüğü gibi (ister çekirdek olsun, ister geniş) aile değil, tıpkı diğer devletler gibi ABD olduğudur.

Son bir not da En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar’ını alan Alan Arkin üzerine: Bir oyuncu filmdeki 30-40 dakikalık varlığının ardından, yokluğuyla ancak bu kadar göz doldurur.

Havalar nasıl olursa olsun

Geçtiğimiz günlerde Meteor FM’de “Haftanın Konuğu” programında meteoroloji uzmanı Mehmet Yayvan’ın konuğu oldum. Ağırlıklı olarak Türkiye’de sinemanın durumundan ve televizyon dizilerinden konuştuk. Program öncesi konuşmalarda konu meteoroloji ve sinema ilişkisine geldi.

Bu konuda ilk akla gelen küresel ısınma konulu filmler oluyor: Bir tarafta An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek) (Davis Guggenheim, 2006) gibi belgeseller, diğer tarafta ise The Day After Tomorrow (Yarından Sonra) (Roland Emmerich, 2004) gibi ısınmanın yol açacağı sonuçları gösteren felaket filmleri var.

Bir de karekterleri arasında hava durumu sunucusu olan filmler var ki, neredeyse ayrı bir tür oluşturabilir. Benim aklıma üç film geldi:
Groundhog Day (Yarın Aslında Dündü) (Harold Ramis, 1993)
To Die For (Sonsuz İhtiras) (Gus van Sant, 1995)
The Weather Man (Fırtınalı Hayatlar) (Gore Verbinski, 2005)

Bill Murray, Nicole Kidman ve Nicholas Cage hava durumu sunucusu olduğu bu filmler, belki de bir retrospektif altında bir araya getirilebilir.

Bir de bir zamanlar televizyonda hava durumu sunuculuğu yapan Hülya Uğur’un tahminlerin sonunda kullandığı bir slogan vardı: “Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun”. Bu da ayrı bir film konusu olurdu.