aforizmalar-3

Desen: Franz Kafka

10.

A.’nın burnu pek havalarda, iyilik yolunda hayli ilerlediğini sanır, bunun nedeni, cazibesi gittikçe artan bir nesne olarak şimdiye kadar hiç bilmediği yönlerden gelen ayartmalara kendini açıkça maruz kalmış hissetmesidir. Oysa gerçek neden, büyük bir şeytanın içine girip yerleşmesi, sayısız küçük şeytanın da büyüğüne hizmet etmek için koşturup durmasıdır.

22.

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

24.

Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olmayacağını anlamaktır mutluluk.

Franz Kafka, Aforizmalar, çev. Osman Çakmakçı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

ihmalkârlığın böylesi

Son girdiden bu yana beş aydan fazla zaman geçmiş. Arada bir sürü iş…. Sürekli ertlemeler… Ters Ninja‘nın “Bloguna dön çağrısı!” olmasa eminim bu iş daha da uzardı. Ama böyle bir çağrı karşısında daha fazla sessiz kalmak ne mümkün. Hem yazacak öyle çok şey birikti ki… En iyisi traşı kesip başlamalı…

asgari kalorili filistin diyeti

Eyal Weizman

İnsanın nutkunun tutulduğu, soluk almakta güçlük çektiği, çaresiz hissettiği anlar vardır. İsrail’in Mavi Marmara’da yaptığı katliam da çoğumuz için böyle sarsıcı bir andı. Böyle anlarda insan olup bitenlere bir açıklama arıyor. Klasik iletişim araçları, bu durumlarda kendilerini anlık akışa kaptırdığı için çoğu kez yetersiz kalıyor. Çaresizce ekrana ve internete bakarken, aklıma doktora yıllarından arkadaşım Eyal Weizman‘ı aramak geldi. Eyal, İsrail’in Filistin’deki “sivil” işgal politikasını sorgulayan çalışmalarıyla tanınıyor (Batı Şeria’daki İsrail denetimi üzerine hazırladığı haritalar çok ses getirdi.). Şu aralar, Londra Üniversitesi Goldsmiths Koleji’ne bağlı Mimari Araştırmalar Merkezi’nin yöneticisi. Aynı zamanda Edward Said anısına her yıl düzenlenen Anma Konferansı’nın da bu yılki konuşmacısı. Modern iletişim teknolojilerinden yararlanarak gerçekleştirdiğimiz söyleşi Express’in 112. sayısında (Haziran 2010) yer aldı (Dergiyi ayrıca kitapçılardan istemeyi unutmayın). Continue reading “asgari kalorili filistin diyeti”

stereo kanunu

Stereo, köpekler ve körler için yapılmıştır. Hep bu şekilde gösterilir, ancak şu şekilde gösterilmesi gerekir. Böyle gösterildiği için de…
dinleyen ve seyreden ben, burada, tam karşıdayım. Bu görüntüyü alıp yansıtıyorum. Bu şekilde belirtilen konumdayım. Bu, stereo şekli.
Şimdi bu şekli alıp tarihteki geçmişine bakalım; zira stereo aynı zamanda tarihte de yer alır. Önce Öklid vardı, sonra onu yansıyan Pascal. Bu da mistik altıgen.
Ama tarihte, tarihin tarihinde, İsrail’i oluşturan Almanya vardı. İsrail, bu projeksiyonu yansıdı ve kendi aksini buldu.
Ve stereo kanunu devam etti. Buna karşılık, Filistin halkı da kendi aksini buldu. İşte gerçek stereo efsanesi.

JLG/JLG: Aralık’ta Otoportre (Jean-Luc Godard, 1995)

Continue reading “stereo kanunu”

inadına yaşamak

“Evlerimizi yıkabilirsiniz ama ruhumuzu asla”.
Eser kalmadı çölde bizden,
çölün kendine sakladığından gayri.
Mahmut Derviş
Her şey ayan beyan ortada; bunlar dünyanın ücra, savaş içindeki bir köşesinde meydana gelmiyor; zengin uluslardan herhangi birinin Dışişleri Bakanlıkları bu gelişmeleri izliyor ama hiçbiri bu yasadışı durumu caydırıcı ve önleyici tedbirlere yanaşmıyor. Bir IDF askerinin kontrol noktasında bekleyen Filistinli bir annenin hemen arkasına göz yaşartıcı bomba atması üzerine zırhlı araca işaret eden kadın, “Bizler için Batı’nın suskunluğu bunların mermilerinden bin beter,” diyor.
Beyan edilen ilkelerle reel siyaset arasındaki yarığın tarih boyunca değişmez bir gerçeklik olduğu düşünülebilir. Çoğu zaman beyanatlar tumturaklı sözler içerir. Oysa burada tam tersi yaşanmakta. Sözler olayların yanında çok önemsiz kalıyor. İşin aslı ise, bir halkın ve vaatte bulunulmuş bir ulusun hesaplı kitaplı bir şekilde yıkıma uğratılması. Bu yıkım sırasındaysa ipe sapa gelmez sözler ve kaçamaklı bir suskunluk var.
Benim ısrarla dikkat çekmeye çalıştığım duruşta, inadına yaşamakta, bugün hiçbir postmodern ya da siyasi söylem dağarcığında sözcük karşılığı bulunmayan, özel bir nitelik mevcut. Bir tür paylaşım tarzından oluşan bu nitelik başat soruyu etkisiz hale getiriyor: Neden böyle bir hayata doğuyor insan?
Böyle bir paylaşım tarzı soruyu etkisizleştiriyor ve bir vaat, ya da teselli, ya da bir intikam yeminiyle değil – bu türden söylemler Tarih yapan büyüklü küçüklü şeflerin işidir – düşmanlık gütmeksizin, tarihe rağmen cevap veriyor soruya. Cevap kısa, kısa ama kalıcı. İnsan böyle bir hayata anlar arasında tekrar tekrar var olan zamanı paylaşmak için doğar: Varlık bizi bir kez daha inadına yaşamaya sevk etmeden önceki Oluş zamanı.
John Berger, “İnadına Yaşamak”, Kıymetini Bil Herşeyin, çev. Beril Eyüboğlu, Metis, 2009.

express

express‘in 110. sayısı bayilerde… Bu sayıda, okul arsalarının nasıl yağmalandığından, Siirt olaylarına gündeme dair ufuk açıcı bir çok yazı ve söyleşi var. Ayşe Çavdar AKP tarz-ı siyaseti Chantal Mouffe’un siyasette dostluk, düşmanlık kavramları üzerinden değerlendirirken, Kıbrıslı siyasetçi Zeki Beşiktepeli son seçimleri yorumluyor. Tabi, bizim “Ağır Çekim” köşesini de unutmamalı (yakında buradan bölümlere yer vereceğimizi duyuralım).
Dergiyi okumak ve okutmak gerekiyor, zira dağıtım tekeli iflahımızı kesiyor… Önce 109. sayıya bağlanalım, “Yılgı ve kılgı” başlıklı Meram’ı dinleyelim:
Bunca ağır meselenin ortasında, müsaadenizle bu Meram’ı Express’in dertlerine ayıralım. Zira, bıçağın kemiğe dayandığı noktadayız. Bıçağın adı Doğan Dağıtım namındaki dağıtım tekeli.
Doğan Dağıtım’ın geçtiğimiz yıl içinde, başta Virgül olmak üzere, birçok derginin kapanmasına, birçoğunun da bayilerden çekilmesine sebep olan zorbalığı bizi de yıldırdı.
Continue reading “express”

yol

14.

Düz bir yolda yürüyor olsan, tüm ilerleme isteğine rağmen hâlâ gerisin geriye gitsen, o zaman bu ümitsiz bir durum olur; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik, bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, zeminin özelliğinden ileri gelebilir, umutsuzluğa kapılmamalısın.

15.

Sonbaharda bir yol gibi: Tertemiz süpürülür süpürülmez yeniden kurumuş yapraklarla örtülür.

38.

Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerlediğine hayret eden birisi vardı; gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu.

39a.

Sonsuzdur yol, ne kısaltılacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu arşınını tutar yolun üstüne. “Gerçekten de bu bir arşınlık yolu gitmen gerek, bu sana hatırlatılacak.”

Franz Kafka, Aforizmalar, çev. Osman Çakmakçı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

Desen: Franz Kafka

cinsiyetçi dil

Leyla Ağaçkoparan’la idefix’in punto indirimi sayesinde tanıştım. Daha doğrusu, yılbaşı hediyesi olarak geldi. Sayfalarını karıştırırken çok keyif aldım. Okuduklarımdan bir bölüm bir süredir tartıştığımız dil meselesine denk düşünce aktarmadan edemedim. Hatırlarsınız, dildeki cinsiyetçiliği, militarizmi vb. deşifre etmeden yeni bir dil kurulamayacağından dem vuruyorduk:

Sizce neden yağ-mazot-gres yağı-üstüpü-benzin kokusunu nice markalı parfümden daha etkileyici buluyorum? Hatta neden çeyizimde bile dantelli bilmem kaç kat havlu çarşaf ya da bilmem kaç kişilik çatal-bıçak takımı yerine en süperinden “darbeli matkap” bulunuyor? Elmas uçlarımı, hiçbir erkeğin elini bile sürdürmediğim anahtar takımımı veya lokma takımımı, kimselere bir kullanımcık bile vermiyor, aletlerime halel getirtmiyor, namusurndan fazla koruyor olmam neden dersiniz? Hey gidi Türkçe, şu elastikiyete bak! Umarım yazılarım müstehcenlik içeriyor diye dava konusu olmam. İyi de anlatacaklarımı başka türlü de anlatamam ki; anlaşılmaz çünkü! Yani düşünebiliyor musunuz? Hemen her şeyde kadın ve cinselliğin hedef alındığı, doğrudan ana avrat bacı evlatla halvet, sokmalı-çıkarmalı, itmeli-binmeli, dayamalı, yatırmalı, yırtmalı ve hatta sığdırmalı anlatımlarla bezeli çoğu mevzuyu “aman tehlikeli sularda dolaşmayayım” diye nasıl değiştirebilirim ki? Kaldı ki biz milletçe aracımızın evraklarını yapan “muameleci”nin telaffuzunda bile mutlak bir vurgulama yaparız. Ben kadınsam ne yapayım? Kaldı ki siz istediğiniz kadar konuyu daha farklı anlatayım diye kelimelerle oynayadurun, sonuç çok fazla değişmeyecektir. Özel kasıt olmasa da dikkatsizce sarf edilen bir sözcük insanı yerin dibine sokmaya yetebilir.

Erkek bir yolcunun, aracın kendi gideceği istikamete gittiğinden emin olmak amacıyla, direksiyonda kadın görmesine rağmen gayet doğal bir biçimde “Size mi binmem gerekiyor?” sorusunu, sükunet ve ustalıkla: “Tavsiyem otobüse binmenizdir,” şeklinde savuşturmam gereken anlar olmuştur.

Kartal-Şişli hattı otobüsünde vardiyalı olarak iki şoför çalışıyorduk. Her şoförün kendince kuralları vardır. Ben, otobüse binmeye çalışan yolcunun daima arka kapıdan ve nizami biçimde içeri girmesini istiyordum. Ama diğer meslektaşım ön kapıyı da açtığında, yolcuların sırayı bozarak ön kapıya gelişlerine sinirlenip:

– Yahu iki yıldır bu hattayım, bu yolcular hala öğrenemediler benim arkadan aldığımı, dedim ve yerin dibine girdim. (20)

Leyla Ağaçkoparan, Geri Vites Hayatlar, İstanbul: İletişim, 2007.


Gündüz Vassaf’ın ‘Apoletli Tarikatçılar’ yazısı da bu konuyu ele alıyor:

Türkiye’de son yıllara özgü bir gelişme ise, şimdiye kadar zıt kutuplarda yer alan apolet ve tarikat söylemlerinin günlük dilde örtüşme eğilimi göstermesi. Egemen düzen, dili çıkarları için kullanmasını, öğrettiği kelimelerle, ifadelerle bizi yönlendirmesini, şartlandırmasını iyi biliyor ve beceriyor. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi bize dayatılan dillerden, simgelerden soyunmamızdan geçiyor. Zor olan başkalarına karşı çıkarken kendi esaret dilimizi yaratmamak.

haiti’nin yeniden işgali

Haiti deprem sonrasında yağma görüntüleriyle gündeme geldi. Oysa medyaya yansımayanlar da var. Örneğin, insani yardım gerekçesiyle Haiti’ye gönderilen ABD askerlerinin sayısının 16,000’i bulduğu… Bu askerlerinin ‘güvenlik’ gerekçesiyle depremin ardından bir hafta süreyle yardım dağıtmadığı…

Farklı kaynaklara iyi bir başlangıç olarak Korkut Boratav hocanın yazısına bakılabilir.
Meselenin tarihsel arka planına inmek için ise, Latin Amerika’nın Kesik Damarları‘nın yazarı Eduardo Galeano’ya bağlanalım:

Beyaz lanet

Haiti’nin siyah köleleri Napolyon Bonapart’ın ordusuna esaslı bir şamar indirdiler. Ve 1804 yılında özgürlerin bayrağı yıkıntılar üzerinde yükseldi.

Zaten Haiti daha en başından beri hep acılar çeken bir ülke olmuştu. Fransız şeker üretim sahalarının sunaklarına yıllarca topraklar ve kölelerin kol gücü kurban edildi. Ardından da savaş felaketi nüfusun üçte birinin telef olmasına yol açacaktı.

Bağımsızlığın doğuşu ve köleliğin ölümü, siyahların kahramanlıkları, dünyanın beyaz sahiplerine yönelik affedilmez aşağılamalar oldular.

Napolyon’un on sekiz generali isyancı adaya gömülmüşlerdi. Kan gölünde dünyaya gelen yeni ulus ablukaya ve yalnızlığa mahkum bir şekilde doğdu: hiç kimse ondan bir şey satın almıyor, hiç kimse ona bir şey satmıyor, hiç kimse onları tanımıyordu. Haiti, sömürgeci efendisine karşı sadakatsiz davrandığı için Fransa’ya devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı. Yaklaşık bir buçuk asır boyunca ödediği bu saygınlık günahının kefareti, diplomatik tanınmaya karşılık olarak Fransa’nın ona dayattığı bedeldi.

Onu resmen tanıyan başka ülke olmadı. Her şeyini ona borçlu olmasına rağmen Simon Bolivar’ın Büyük Kolombiya’sı bile onu resmen tanımadı. Oysaki Haiti Bolivar’a gemi, silah ve asker verirken, öne sürdüğü yegâne koşul onun kölelere özgürlüklerini vermesiydi, ama böyle bir düşünce Kurtarıcı’nın kafasından geçmemişti bile. Bolivar bağımsızlık savaşını kazandı, ama bir süre sonra düzenlenen yeni Amerikan ulusları kongresine Haiti’yi davet etmeye karşı çıktı.

Haiti Amerikaların cüzamlısı olarak kalmayı sürdürdü.

Thomas Jefferson daha başından beri hastalığı o adada hapsetmek gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştu, zira orası kötü bir örnek teşkil ediyordu.

Hastalık, kötü örnek: itaatsizlik, kargaşa, şiddet. Güney Carolina’da yasalar, bütün Amerika kıtasını tehdit eden kölecilik karşıtı coşkunun bulaşma riskine karşı herhangi bir zenci denizciyi, gemisi limanda bulunduğu sürece, hapse atmaya olanak sağlıyordu.

Bu coşkuya Brezilya’da verilen isim Haiticilik idi. (s. 195-96)


Kölelik birçok kez öldü

Herhangi bir ansiklopediyi aç. Köleliği ilk kaldıran ülkenin hangisi olduğuna bak. Ansiklopedinin vereceği yanıt bellidir: İngiltere.

Gerçekten de, dünya köle ticareti şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Britanya İmparatorluğu günün birinde, insan eti satışının artık eskisi kadar getirimli olmadığını anlayınca fikir değiştirir. Londra köleliğin kötü bir şey olduğunu 1807’de keşfetmiştir, ancak kararı yeterince ikna edici bulunmamış olsa gerek, otuz yıl sonra bunu iki kez yinelernek zorunda kalır.

Fransız Devrimi’nin sömürgelerdeki kölelere özgürlüklerini verdiği de bir gerçektir, ancak ölümsüz diye adlandırılan özgürleştirici karar kısa bir süre sonra Napolyon Bonapart tarafından katledilerek öldürülmüştür.

İlk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke Haiti olmuştur. Köleliği İngjltere’den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenljk ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır. (s. 197)

Amerika kıtasına demokrasi ekmenin kısa tarihi

1915’te Birleşik Devletler Haiti ‘yi istila etti. Robert Lansing hükümet adına yaptığı açıklamada, vahşi yaşama yönelik doğuştan gelen eğiliminden ve Medeniyete yönelik fiziki yetersizliğinden ötürü kendi kendini yönetme kapasitesine sahip olmadığını ifade etti. İşgalciler orada on dokuz yıl kaldılar. Vatanseverlerin lideri Charlemagne Peralte bir kapının üzerine çivilenerek çarmıha gerildi.

Nikaragua’nın, Somoza’nın diktatörlüğüyle son bulan işgali yirmi bir yıl sürerken, Trujillo’nun diktatörlüğüyle neticelenen Dominik Cumhuriyeti işgali dokuz yıl sürdü.

1954 yılında Birleşik Devletler, serbest seçimlere ve diğer kötülüklere son veren bombardımanlar vasıtasıyla, Guatemala’ya demokrasi getirme harekatını başlattılar. 1964 yılında Brezilya’da serbest seçimlere ve diğer kötülüklere son veren generaller Beyaz Saray’dan para, silah, petrol ve tebrikler aldılar. Ve bunun benzeri bir durum Bolivya’da da yaşanınca oradaki bilge bir kişi şu sonuca varacaktı: Birleşik Devletler’in darbelere sahne olmayan yegane ülke olmasının sebebi orada Birleşik Devletler büyükelçiliğinin bulunmamasıdır.

Bu çıkarım, General Pinochet’nin Henry Kissinger’ın verdiği alarma uyarak Şili’nin, kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden, komünizme kaymasını engellemesiyle bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Bundan bir süre önce ya da bir süre sonra, Birleşik Devletler kendilerine sadakat göstermeyen bir görevliyi yakalamak için üç bin tane yoksul Panamalının üzerine bombardıman düzenlediler; halk tarafından seçilmiş bir devlet başkanının ülkesine dönüşünü engellemek için Santo Domingo’ya asker çıkardılar; Nikaragua’nın Teksas üzerinden Birleşik Devletleri işgal etmesini önlemek için Nikaragua’ya saldırmaktan başka çareleri kalmadı.

O günlerde Küba onların uçaklarının, gemilerinin, bombalarının, paralı askerlerinin ve Washington’dan pedagojik misyonla yollanan milyonerlerinin sevecen ziyaretlerine çoktan ev sahipliği yapmıştı. Ancak Domuzlar Körfezi’ nden öteye gidemediler. (294)

(Eduardo Galeano, Aynalar, Sel Yayıncılık, 2009)