en etkileyici sinema kitapları

“Sinema üzerine bugüne dek yazılmış en etkileyici beş kitap hangileridir?” Sight & Sound dergisi, eleştirmen ve akademisyenlere bu soruyu sormuş. Aldıkları yanıt çok da şaşırtıcı değil.

En çok oy alan kitaplar şunlar:

1. David Thomson, Biographical Dictionary of Film, 1975

= 2. Robert Bresson, Notes on the Cinematographer, 1975

= 2. Andrew Sarris, The American Cinema: Directors and Directions 1929-1968, 1968.

= 2. François Truffaut, Hitchcock, 1967

3. Andre Bazin, What is Cinema?, 1967 ve 1971.

Bu kitaplarla ilgili ayrıntılı bilgiye ve tek tek eleştirmenlerin yanıtlarına buradan ulaşabilirsiniz. Continue reading “en etkileyici sinema kitapları”

kıraat

Yıldırım Türker Radikal‘de Vavien’i (Yağmur Taylan ve Durul Taylan, 2009) değerlendiriyordu: “Aileye, şerefe, erkekliğin zorbalık hakkına, kötülüğün bayalığına, kadınlığın gönüllü kurbanlığına dair lafı hiç dolandırmadan zifiri bir karanlığa işaret ediyor”

– Sırrı Süreyya Önder, Documentarist‘te “Sinema yolculuğumda, O olsaydı meseleye neresinden bakardı diye düşünmeden başladığım hiç bir iş yoktur”, dediği Yılmaz Güney’i anlatıyor.
– Fırat Yücel’den Reha Erdem üzerine:
Reha Erdem, filmlerini, karakterlerin durumları ve hikâyenin gereklerinden bağımsız olarak başlı başına bir hayal kurma alanına dönüştürür. Bu filmler, dünyayı alışkın olmadığımız bir biçimde gösterebilmek için karakterin aklını yitirmesine muhtaç değildir. Yani kendi dünyalarını özgürce şekillendirmek için, her zaman hikâye dünyasındaki bir dayanağa ihtiyaç duymazlar. Bu filmler, karakterlerden bağımsız olarak da hayal kurabilir ve kurdurtabilirler. Sizi, hayatınızı ve gerçekliği tümüyle tanıdığınızı varsaydığınız bir noktada yakalar ve dünyaya, onu sanki hiç tanımıyormuşsunuz, onunla tanışıklık sürecinizi tamamlamamışsınız gibi yeniden bakmaya çağırırlar. (s.11)
(Fırat Yücel (ed.) Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan. Çitlembik Yayınları ve Ankara Sinema Derneği, 2009)

okuma önerileri

Fatih Özgüven, (hangi akla hizmetse) Soysuzlar Çetesi diye Türkçeleştirilen Şerefsiz Miçler‘i (Inglorious Basterds, Quentin Tarantino, 2009) ele alıyor. Ufuk açıyor, keyif veriyor. İngilizce tartışmalar içinse, mekanı cennetlik David Hudson‘ın derlemesine bakabilirsiniz. Ignatey Vishnevetsky de, The Auteurs‘deki “21. Yüzyıl Nedir ki”? yazısında filme farklı bir açıdan bakıyor. Biraz altında Jonathan Rosenbaum’un yorumu yer alıyor.

New Left Review Türkiye, Jonathan Rosenbaum’un Serge Daney yazısını Türkçeye çevirmiş. Keşke, birileri de çıkıp, Daney’i Fransızcadan Türkçeye çevirse.

sinema ve tarih



Benim editör olarak katkıda bulunduğum, Kebikeç dergisinin “Sinema ve Tarih” dosyasını içeren 27 ve 28. sayıları geçtiğimiz günlerde arka arkaya yayınlandı. Bu kapsamlı dosyanın içinde şunlar yer alıyor:


27. SAYI

Sunu

Ahmet GÜRATA 

Tarihçiler sinemaya bakıyor

Cemal Kafadar ile Söyleşi

Ahmet GÜRATA

Sinema Tarihi ve Türkiye’de Sinema  

Geçmişe Bakmak: Sinema Tarihi Çalışmaları Üzerine Eleştirel Bir İnceleme

Emrah ÖZEN

‘Kültür Emperyalizmi’ ve ‘Modernleşme’ Kuramları Açısından Türkiye’de Sinema Üzerine Notlar (1896-1939)

Serdar ÖZTÜRK

“Hareketli Resimler” İstanbul’da, 1896-1908

Mustafa ÖZEN

Al Gözüm Seyreyle Dünyayı: İstanbul ve Sinema

Hakan KAYNAR

Selim Sırrı Tarcan ve Türk Sinemasının Erken Dönem Tartışmalarına Katkı

İbrahim YILDIRAN

1940’lı Yıllarda Türk Sineması

Esin BERKTAŞ

Türk Sinemasında Tarihsel Filmler ve Bir Şair, İki Yönetmen

Turan TANYER

Varlık Vergisi Mağduru Sinemacılar

Ali ÖZUYAR

Sam Amca’nın Tozları: 1960’lar ve 2000’lerde Türk Sineması’nda Marshall Planı ve Demokrat Parti’nin Sunumu

Aslıhan Doğan TOPÇU

1980 Sonrası Yeni Gerçekçilik Örneği Olarak Düttürü Dünya

Orhun YAKIN

Zihinsel Koleksiyonlar: Yeşilçam’dan Beyazcama

Aslı KOTAMAN

 

28. SAYI

Tarihçiler sinemaya bakıyor

Sinema Sevgisinden Tarihe… Ahmet Yaşar Ocak’la Sohbet

Kudret EMİROĞLU – Ergi Deniz ÖZSOY

Sinema, Tarih ve Kesişmeler

Asiler, Azizler, Âşıklar

Cemal KAFADAR

İç içe Geçmiş Tarihler: Occident Adlı Yarış Atı ve Fotoğraf Teknolojilerinin Gelişiminde Kritik Kesişmeler

Zeynep Devrim GÜRSEL

Son Adam ve ‘Zincirlerinden Boşanmış Kamera’

Andreas TRESKE

Avrupa “Miras” Sinemasına Eleştirel Bir Bakış: Gräfin Sophia Hatun (1997)

Nilgün BAYRAKTAR

Sessiz Sinema ve Film Arşivleri

Elif Rongen KAYNAKÇI

Sinemada Biyografik Öyküler: Iris, Frida, Sylvia, Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus ve La Vie En Rose

Gül YAŞARTÜRK

Arşiv

Modern Türkiye’de Sinema

Eugene HINKLE

Türkiye’de Filmcilik

Rakım ÇALAPALA

Bugüne Kadar Filmciliğimiz

Nurullah TİLGEN

“Söz Bir Allah Bir”

Nusret Kemal

Batı Sinemasından Yeşilçam Uyarlamaları

Bilge EMİROĞLU

Sinema Mekânları ve Tanıklıklar

Düş Şatolarından Çoklu Salonlara Değişen Seyir Kültürü ve Sinema

Hakan ERKILIÇ

Ankara’da Bir “Büyük Sinema” Vardı

Gülseren MUNGAN YAVUZTÜRK

Bulancak’ta Sinema Şemsi Emecan’la Konuşma

Güzin EMECAN

Mustafa Usta’nın “Kader Sineması” (Oltu 1961–1977)

Cantürk COŞKUN

Değini:

Milattan Bir Milyon Yıl Önce: ‘Tarih Öncesi’ Filmler

Özlem ÖZ

Londra’nın Tarihini Sinemayla Yazmak

İştar GÖZAYDIN

Türkiye’de Sinema-Müzik İlişkilerine Bir Bakış

Murat MERİÇ

Kitabiyyat:

Türkiye’de Sinema ve Tesirleri Üzerine Notlar

M. Bülent VARLIK

 

Dosyayı şu sözlerle tanıtıp sunduk:

Elinizde tuttuğunuz ve genişliği nedeniyle iki sayıya sığdırabildiğimiz özel dosyamızın başlığı Sinema ve Tarih”. Amacımız, yalnızca sinema tarihine eğilmek ya da tarihsel filmlere değinmekle sınırlı değil. Yola çıkarken, sinema ve tarih arasındaki çok yönlü ilişkiyi sorgulamayı, bu sayede iki disiplin arasındaki mesafeyi bir ölçüde de olsa yakınlaştırmayı hedefledik. Bu amaca ne derece ulaşabildiğimizin kararını sizler vereceksiniz.

 

İlgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz yazılara geçmeden, sinema ve tarih arasındaki ilişkiyi nasıl yorumlamaya çalıştığımıza kısaca değinelim. Öncelikle, görece genç bir disiplin sayılan sinema araştırmalarının gelişim çizgisine bakalım. Gelişmekte olduğu 1960’ların başından 1980’li yıllara kadar sinema araştırmaları, ağırlıklı olarak filmler üzerine eğiliyor, bunları birer metin olarak tanımlayıp farklı modellerle (göstergebilim, psikoanaliz, feminizm vb.) anlamlandırmaya çalışıyordu. Sosyal bilimlerde 1980’lerde başlayan sorgulama ise, filmlerin tek bir biçimde anlamlandırılıp yorumlandırılamayacağı görüşünden hareketle, araştırmacıları bu metinlerin “izleyicilere sunduğu değişik hazlar” üzerine yönelmeye itti. Bu durum, görgül araştırmalara ve tarihsel çalışmalara ağırlık verilmesine yol açtı. Tarihsel dönemeç” olarak da adlandırılan bu yönelim, ne yazık ki çalışmaların siyasal ve toplumsal alanla bağının zayıflamasına neden oldu.

Özetle tanımlamaya çalıştığımıza bu gelişmeler, aslımda kuramsal modellerin günümüzde yetersiz kaldığı savına dayanıyor ve tarih ile kuram arasında bir karşıtlık kuruyordu. Öyleyse vurgulamamız gereken birinci nokta: Tarihsel bir perspektif içermeyen bir kuramsal yaklaşım olamayacağı gibi, kuramsal bir birikim içermeyen bir tarihin de düşünülemeyeceği.

Sinema tarihine yönelik ilginin arttığından söz ettik. Ancak, çalışmaların daha çok tek tek filmlerin tarihçesine ve oyuncu/yönetmen yaşamöykülerine odaklandığını belirtmek gerekiyor. Oysa ki, sinema tarihi alanında pek çok konu araştırmacıların ilgisini bekliyor. Tıpkı Osmanlı tarihini padişahlar ve önemli olayların öyküsüyle sınırlandırılamayacağımız gibi, sinema tarihini de tek tek filmlerin ya da önemli kişilerin tarihçesinden ibaret olarak değerlendiremeyiz. Bu noktada, sinemanın bir toplumsal süreç olduğunu, bir kültürel işlevi olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Filmlerin hangi maddi koşullarda üretildiği ve tüketildiği gözden kaçırılmaması gereken unsurlar.

Yöntemleri ağırlıklı olarak sanat ve edebiyat tarihinde dayanan bu tarih anlayışını, film tarihi” olarak nitelendirebiliriz. Usta yönetmenler (autuer), yıldız oyuncular ve onları filmlerine (başyapıt) odaklanan bu tarih anlayışı yerine, izleyiciler ve onların bu ürünleri nasıl algıladıkları üzerine yoğunlaşan bir sinema tarihine” ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebiliriz. Bu tür bir sinema tarihi, siyasal/toplumsal tarih ve ekonomiyle ilişki kurarken, bireylerin yaşamları ile içinde yer aldıkları bağlam arasındaki ilişkiyi de gözardı etmemeli. Belki o zaman sinema araştırmalarında gerçek bir tarihsel dönemeçten sözedebiliriz.

Tarihin sinemayla olan ilişkisine baktığımızda ise, benzer bir sonuçla karşılaşıyoruz. Kültür tarihine, bunun içerisinde özellikle popüler olana yönelen ilginin artması kuşkusuz önemli bir gelişme. Bu yönelime karşın, sinemanın tarihsel çalışmaların sınırında yer almaya devam ettiğini görüyoruz. Toplum ve kültür tarihçilerinin sinemadan yeterince yararlandıklarını söyleyemeyiz. Hiç kuşkusuz bunda sinemayla ilgili araştırmaların, tarihsel çalışmaların gelişmemiş olmasının da rolü var. Sinemaya ve toplumsal yaşamdaki rolüne eğilen kapsamlı bir Türkiye cumhuriyeti tarihi henüz yazılmayı bekliyor. Genel kütür tarihinin ya da toplumsal tarihin bir parçası olarak sinemanın yanısıra, bir belge ya da arşiv materyali olarak film de tarihçiler açısından son derece önemli.

Son olarak, bu iki disiplinin kesişme noktasında yer aldığını düşündüğümüz tarihsel filmlerin, sinema araştırmacıları ile tarihçiler arasındaki kurulucak bir diyalogla ele alınmasını arzuladığımızı belirtelim. Kebikeç’in “Sinema ve Tarih” dosyasının bu türden bir diyaloğun gelişimine katkı sağlayacağını umuyoruz. 

Kebikeç, sınırlı sayıda basılan (400 adet) ve abone gelirleriyle ayakta durabilen bir dergi. Bu nedenle, edinmek için Sanat Kitabevi ile temasa geçmeniz gerekiyor:

Esat Cad. Hacıyolu Sokak 3/A,

(Akay Yokuşu Kavşağı)

Küçükesat, Ankara

Tel: 0312.425 9376

Faks: 0312.425 9377

www.sanatkitabevi.com.tr

sanat@sanatkitabevi.com.tr


Derginin yayın sürecindeki bu zorluklar, ne yazık ki fiyatını da etkiliyor: 37,5 TL. Okuyanların durumu malum… Arşivde bulundurmanızda yarar var. Ama eğer edinemezseniz, üzülmeyin. Belirli koşullarla paylaşım yoluna gidebiliriz. İlginizi çeken yazıların (derginin tümü değil) elektronik kopyası için benimle temasa geçebilirsiniz:

ahmetgurata@hotmail.com  

okuma önerileri

Yıldırım TürkerBahar bahçesinde son zamanlarda bize en büyük heyecanı tattıran” Sonbahar‘ı (Özcan Alper, 2008) değerlendiriyor. Biz de Alper’in ikinci filmini heyecanla bekiyoruz.

Post-Express (sayı 2009/5) Doğu cephesinde değişen bir şey olmadığına dikkat çekiyor. Geçtiğimiz Ekim ayında tutuklanan ve Adana-Karataş Cezaevinde yatan, davası  hâlâ   süren B.E. (15) yaşadıkları travmatik süreci anlatıyor:

Cezaevinden çıktıktan sonra eylemlere katılmadık. Korkudan değil. Diyorlar ki ‘şimdi yakalanırsanız 533 yıl yatarsınız’. Bence korkutmak için söylüyorlar. Çünkü 533 yıl kimse yaşamaz, bundan eminim. Belki 13, 23 yıl verebilirler. Ama 533 yıl veremezler. Biz yine de gitmiyoruz eylemlere. Kendimizi geliştiriyoruz. Bir de iş arıyoruz.

– Şair Cahit Koytak  Yoksullar İçin Tezler‘de ‘Polise taş atan çocukların şarkısı’nı yazıyor. 
– John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin, çev. Beril Eyüboğlu, Metis: 2009.
– Özgür film paylaşımının ilginç yönlerinden biri de altyazı çevirisi. Bu konuya daha sonra uzunca değinmek istiyorum. Şimdilik Lost’un çevirmeni Doktor Jivago’ya kulak verelim: Söyleşi, Ters Ninja’nın yorumu ve Jivago’nun yanıtı, çeviri sorunları.

okuma önerileri

– Serhan Ada, Radikal‘de bu haftaki yazısında ‘intihal’ konusunu ele alıyor ve akademinin bu konudaki tutumunu sorguluyor. Akademi dışında yer alanların da ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Danny Boyle’un Hindistan’da çektiği Slumdog Millionaire (2008) geniş bir tartışma yarattı. Filmin Hindistan’a ve genel olarak yoksulluğa yaklaşımı eleştirilen konuların başında yer alıyordu. Benim filme ilişkin kayde değer bulduğum yazı ve sitelerden bazıları şunlar:
– Filmin resmi sitesi içerdiği bilgiler ve referanslarıyla yararlı bir giriş olabilir.
– Danny Boyle yılın bir başka önemli yönetmeni Dareen Aronofsky (Güreşçi) ile yarışma programlarını ve kullandığı kamera tekniklerini konuşmuş.
– Boyle’un esin kaynaklarını ise San Fransisco Bay Guardian‘a verdiği söyleşide okuyabilirsiniz.
– Filmle ilgili ağırlıklı olarak olumsuz değerlendirmeleri FilmPhilosophy‘nin Salon sayfalarından (Ocak ve Şubat tartışmaları) takip edebilirsiniz.
David Bordwell bu tartışmalara bir yanıt niteliği de taşıyan yazısında filmin konvensiyonlardan nasıl yararlandığını ele alıyor. Son derece açıklayıcı bir yazı.
Son olarak, filmi sevenler grubuna dahil olduğumu belirtip, Slumdog Millionaire adının Türkçe çevirisiyle ilgili bir kaç noktaya değineyim: Vikas Swarup’un geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrilen 2005 tarihli romanı Q & A‘den (Soru-Cevap) uyarlanan filmin başlığındaki ‘Slumdog’ uydurma bir sözcük. Slum (Redhouse: şehrin yoksul semti; gecekondu bölgesi, kenar mahalle) ve underdog (Redhouse: mücadeleyi kaybedecek durumda olan kimse; haksızlığa maruz kalan kimse. Bir yarışmada favori olmayan kişi de diyebiliriz buna).
Dolayısıyla slumdog, hem filmin bir sahnesinde kullanıldığı gibi ‘kenar mahalle iti’, hem de ‘kenar mahalleden çıkan yarışmayı kazanması beklenmeyen kişi’ anlamlarını ifade ediyor. 
Düz bir çeviriyle Milyoner Kenar Mahalle İti diyebiliriz. Ama biraz daha serbest bir çeviri şöyle olabilirdi belki: Kim Oluyorsun da 500 Milyar İstiyorsun?

okuma önerileri


Bir Levanten Şövalye: Giovanni Scognamillo Kitabı, söyleşi: Emel Armutçu. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

Sözkonusu olan çok sayıda kitap yayınlamış, hele bir de özyaşamöyküsünü kaleme almış biri olunca, ‘nehir söyleşi’ özel bir hüner istiyor. Giovanni Scognamillo’nun kitaplarının ötesinde yeni boyutlar getirmemekle bilikte, üstadın çalışmalarına keyifli bir giriş niteliği taşıyor Bir Levanten Şövalye. Söyleşiden küçük bir tadımlık:
“- Aslında gayet sinematografik bir yüzünüz var, daha profesyonel olarak oyuncu olabilirmişsiniz. Mesela Mr. Hyde’ı rahatlıkla canlandırabilirdiniz…
– Farkındayım ama… Ah keşke biri bana yaşlı ve özürlü bir Dr. Jekyll ve Mr. Hyde rolünü teklif etse!” (s. 314) 

Ağır film: Üç Maymun
Gökhan Özgün, Taraf‘ta derdinin “sinema eleştirisine merdiven dayamak” olmadığını belirterek, Üç Maymun‘u (Nuri Bilge Ceylan, 2008) değerlendirmiş. İyi de etmiş:

“Ama bu film ağır. Çok ağır. Yavaş değil. Anlaşılmaz değil. Tam tersine, çok acayip temposuyla, kaldırmak istemeyeceğiniz kadar açık sözlü olmasıyla, ağır. Bir karadelik gibi ağır. Bir bezelye tanesine bir gezegenin ağırlığını sığdırmış gibi ağır. Aşkı, ihaneti, yalanı, ölümü, çaresizliği mükemmel bir hikâyeye sıkıştırmış. Ve bu hikâyeyi daracık bir mekâna sıkıştırmış… Ve bu daracık filmin içine bütün Türkiye’nin ağırlığını sığdırmış gibi ağır. Hakikat gibi ağır.”