tehlikeli görüntüler

Mustafa filminin yarattığı tartışma filmin gösterime girişinden bir ay sonra sürüyor. Tartışmalara yakından bakıldığında, filmin içeriğinden çok, Atatürk’ün boyu, içki ve sigara içişi, kısacası perdede temsil edişiyle ilgili biçimsel sorunlara odaklandığı gözleniyor. Son olarak, yönetmen Mustafa Altıoklar, film arkasında derin komplo arayanlara yanıt verir gibi yaparaktan, filmin neden bu denli şiddetli bir tepki uyandırdığını çözümlemeye çalıştı. Altıoklar’ın başlıca eleştirilerinden biri, filmde Atatürk’ün ağırlıklı olarak sırtından gösteridiği ya da bakış açısı çekimine (herhangi bir özne ya da nesneye filmdeki karakterlerinden birinin gözünden bakıldığı izlenimi yaratılması) yer verildiği bunun da izleyici de korku filmlerine benzer bir huzursuzlu etkisi yarattığıydı (Cumhuriyet, 26-27.11.2008). Mustafa Altıokları’ın belirttiği gibi sözkonusu teknik, kimi korku filmlerinde izleyicide arzulanmayan bir özdeşlik yoluyla tedirginlik yaratmak için kullanılmaktadır. Ancak, eğer sözkonusu teknik her durumda aynı etkiyi yaratsaydı, en çok huzursuzluk duyulan film, dini bayramlar vesilesiyle televizyonlarda sıklıkça yayınlanan Çağrı (Mustafa Akad, 1976) olurdu. Hatırlanacağı, gibi filmde, ‘temsil yasağı’ nedeniyle, peygamberin varlığını bakış-açısı çekimleri aracılığıyla izleyiciye aktarma yolu seçilmişti.

Aslında Mustafa’daki bakış açısı çekimlerin oranı, sanılanın aksine oldukça sınırlı. Yalnızca, Atatürk’ün de içinde yer aldığı ‘kurmaca’ sahnelerde, genel çekimden (kamera ile çekime konu olan özne arasındaki uzaklığın çok fazla olduğu durum) yararlanılmış. Bunda da, oyuncunun fiziksel benzerliğinden yararlanarak belirli bir gerçekçilik ve duygu yaratmak yerine, anlatılmak istenilen duruma vurgu yapılmak istenmesi rol oynamış.

Şimdilik bu konuyu bir kenara bırakalım, çünkü bizim amacımız, bazı istisnalar dışında, okuyanı bir yere götürmeyen bu tartışmalara bir damla daha eklemek değil. Buradan yola çıkarak, neden bazı görüntülerin kaygı yarattığını ya da beğenilmediğini tartışmak.

Öncelikle, peygamber örneğinde olduğu gibi, bazı kişiliklerin temsil edilip edilemeyeceği ya da bunun hangi yöntemle yapılabileceği (resim, heykel, sinema vb.) konusu kimi çeverelerce tartışıla gelmiştir. Atatürk’ün temsili konusunda da, resim ve heykel çerçevesinde önemli bir görüş ayrılığı yaşanmazken, sinema ve tiyatro için uzun tartışmalar yürütüldüğü orta yaş ve üstü kuşakların hafızasındadır. Çok değil bundan 20 yıl önce Ankara’da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca düzenlenen Atatürk Filmi panelinde devlet adamları ve sanatçılar böyle bir filmin çevrilip çevrilemeyeceği konusunu tartışırlar. Metamorfoz adlı televizyon dizisiyle tartışmalarda birazcık yol alınabildiğinde yıl  1992’dir. Öyleyse ilk saptamamız gereken, Atatürk’ün hareketli görüntüler aracılığıyla temsiliyle ilgili örneklerin ağırlıklı olarak ancak son 15 yıl içerisinde karşımıza çıktığıdır.

Antropolog Christopher Pinney, Hindistan’da fotoğrafçılığı konu olan çalışması Camera Indica’da ilginç bir anekdot aktarır: Hindistan’da alan araştırmasına başladığı yıllarda Pinney komşusu Bherulal’ın belden yukarısını gösteren bir fotoğrafını çeker ve İngiltere’den kendisine gönderir. Pinney’e göre, fotoğraf komşusunun bütün karakter özelliklerini açığa çıkaran sıcak bir portredir. Bherulal ise, aynı görüşte değildir, yüzündeki gölgelerden yakınır. Pinney, dostunun esas rahatsızlığını yıllar sonra fotoğrafçılık konusunu incelerken anlar. Bherulal’ın yaşadığı Nagda’daki fotoğrafçılar, müşterilerinin yalnızca boy çekimi sipariş ettiklerini, vesikalık tarzı fotoğraflara karşılık, vücutlarının yalnızca üçte biri göründüğü için ücretin üçte birini ödemek istediklerini belirtirler.

Antonioni, Chung Kuo – China‘yı çekerken.

Görüntülerin farklı kültürler ve izleyicilerce nasıl farklı okunabileceğinin en meşhur örneklerinden biri de, Antonioni’nin Çin’de beş haftalık çekimler sonucu gerçekleştirdiği belgesel filmi Chung Kuo’dır (1972). Antonioni tarafsız bir gözle aktarmaya çalıştığı Pekin görüntüleri, Çin’de büyük tepkiyle karşılanır, ünlü yönetmen kasıtlı olarak ülkeyi çirkin ve kötü göstermekle suçlanır.  En çok tartışılan sahnelerden biri de Nanking Köprüsü’nün görüntüleridir. Çinli eleştirmenler, Antonioni’nin köprünün sağlam olmadığı ve yıkılmak üzere olduğu izlenimi verdiğini savlarlar. Oysa, Antonioni yalnızca köprüyü ‘dışavurumcu’ bakış açısıyla altından geçerek görüntülemiştir. Bu konuyu ele alan göstergebilimci ve yazar Umberto Eco, asimetrik bir çerçeveyle farklı açılar ve çapraz perspektif kullanılmasının, Batılı bir sinemacı için güç ve mimari etkiyi vurgulama amacı taşıdığını belirtir. Oysa, Çin ikonografisi güç, sağlamlık ve anıtsallığı yalnızca cepheden ve simetrik çekimlerle vurgulamaktadır. Eco’ya göre, örnekte düzanlam (Nanking Köprüsü) aynıyken, yananlam farklı altkodlara bağlı olarak değişmekteydi.

Aynı konuyu Fotoğraf Üzerine adlı kitabında ele alan Susan Sontag da, görüntünün ‘yeni’ bakış açıları sunabileceği gibi, klişe de üretebilen bir bıçak sırtı olduğunu belirtir ve şöyle der: “Çinli yetkililer içinse yalnızca klişeler vardır – onlara göre bunlar birer klişe değil, ‘doğru’ görüştür”.

Atatürk’ün sinemada temsiliyle ilgili olarak da, şu 15 yıllık kısa zaman diliminde bazı klişeler oluşturmayı başardığımızı söyleyebiliriz. Buna göre, Atatürk film/dizinin esas kahramanı olmamalıdır. Ekranda göründüğü süre, film/dizinin beşte birini aşmamalıdır. Makyajla özenle Atatürk’e benzetilen oyuncu, bel ya da daha yakın plan çekimlerle verilmeli ve düşünceli görünmelidir.

Metin Erksan, 1989’da yayınladığı Atatürk Filmi kitabında, böyle bir filmin neden yapılması gerektiği görüşünü şu sözlerle savunur: “Her insanın düşüncesinde ve hayatında ayrı bir Atatürk görüntüsü, ayrı bir Atatürk kavramı vardır. Bundan böyle, Atatürk’ü somut bir biçime getirmek, tehlikeli ve olanaksız bir tartışma ortamını gündeme getirmek olacaktır”. Mustafa ile ilgili tartışmalar, Erksan’ı haklı çıkarmış görünüyor. Ancak bir farkla: Kaygı yaratan ve tehlikeli bulunan konu, tek bir Atatürk kavramı ve görüntüsünün sarsılması ile bu konudaki denetimin kimin elinde bulunması gerektiğidir.

(Taraf gazetesinde 5.12.2008’de yayınlanmıştır)

7.12.2008: Bant dergisinin Obey imzalı Atatürk posteri ilaveli özel 50. sayısını bu yazıyı kaleme aldıktan sonra okudum. Dergide, Atatürk imgelerini konu olan özel bir dosya yer alıyor. Dosyada Ayşe Çavdar’ın heykeltraş Bayram Candan ve sanatçı İsmet Doğan’la gerçekleştirdiği iki önemli söyleşi yer alıyor. Dergiyi satın alıp arşivinizde saklamanız önerisiyle, Bayram Candan söyleşisinden yukarıda tartışılanlara paralel bir alıntı:

Atatürk heykellerinde kullanılan ölçek doğru değil. Atatürk 1.69 boyunda ve bedeni Asya ırklarının ölçütlerinde, 1/7.5 oranındadır. Ama Atatürk heykellerinde Avrupalı vücut ölçüleri kullanılır. Bunu da Türkiye’ye Avustralyalı Heinrich Krippel adlı heykeltraş getiriyor. Yani baş, vücudun 1/8’i. O zaman Atatürk’ün vücudu tam ideal bir Yunan heykeli gibi oluyor. İdealleştirilmiş bir vücut. (s. 26)