‘ağır’ eleştiri

Modern yaşamın getirdiği hız uzunca bir süredir yaşamlarımızı etkisi altına aldı. Zamanın akışı içerisinde neredeyse bütün eylemlerimiz hız kazanıyor. Gideceğimiz yere daha hızlı ulaşıyor, daha hızlı yemek yiyor ve daha hızlı çalışıyoruz. Bu gelişme çoğu zaman olaylara yeterli uzaklıktan bakamama ve akıntıya kapılıp sürüklenmeyi de beraberinde getiriyor. Yaşama dair pek çok şeyi ıskalamamıza yol açıyor. Gülten Akın’ın artık deyimleşen dizelerinde olduğu gibi: ‘Ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya’.

Öte yandan, bizi ‘yavaşlığı keşfe’ ve durup uzaktan bakmaya çağıran sanat yapıtlarının sayısı da artıyor. Bu yapıtların etkisiyle mi bilinmez, yaşam pratiklerini, çağın hızlı akışına değil de, farklı bir ritme oturtma çabalarına daha sık rastlanır oldu bugünlerde. Örneğin, hızlı yaşam tarzının simgesi ayaküstü yemeğe (fast food) karşı bilinçlenmenin doğurduğu yavaş yemek (slow food) hareketi İtalya’dan dünyanın çeşitli yerlerine yayıyılıyor. ‘Ayaküstü’ olarak nitelendirebileceğimiz yaşam ve çalışma tarzlarına karşı yeni yeni seçenekler gündeme geliyor.

Bu alanda yeni bir bilinçlenme çağrısı da, internet üzerinden yayınlanan sinema dergisi de Filmkrant’tan geldi. Dergi, fazla siyasi, felsefi oldukları gerekçesiyle başka mecralarda yayınlanma şansı bulamayacakları düşünülen eleştiri yazılarını bir araya getirdiği sayısına ‘ağır eleştiri’ başlığını uygun görmüş (çeviride, ‘yavaş’ yerine ‘ağır’ sözcüğünü yeğlememizin nedeni, sözcüğün ‘hız’ın karşıt anlamını içermesinin yanısıra, ‘ciddi’ ve ‘değerli’ gibi anlamlar da taşıması).  

Derginin editörü Dana Linssen giriş yazısında ‘ağır’ ya da yavaş filmlerden söz ediyor:

sinema hakkında konuşurken bazı sözcüklerden kaçınmak gerekir: yavaş, derin, uzun… Oysa ki, sözkonusu sözcükler bir anlamda çağdaş sinemadaki gelişmeleri de ifade ediyor. Dahası, çekim süresi uzadıkça görüntü dokusunun ardındakileri görebilme şansımız da artıyor. Ama işin doğrusu, bu sözlerle tanımlanan bir filmi kim gidip görmek ister? Belki de siz ve ben. Zira bizler gökyüzünün kararmasını yakından izlemek için de zaman harcıyoruz. Ancak, nasıl oluyor da endüstriyel olarak pompalanan kültüre bu derece zıt olan görüntüler bizi etkileyebiliyor? Yavaş olarak betimlenen bu görüntüler hakkında yazmak neden bir özre dönüşüyor? Ya da, bu yalnızca sinemanın sorunu mu? İşin ilginci bir resim ya da heykelin neden bu kadar yavaş ‘geçtiğini’ sorgulamıyoruz. Belki de onların çerçevelerinin içinde donuk kalmalarını beklediğimiz için.

Elbette, Linssen’in sözünü ettiği filmler yalnızca belirli bir gruba hitap ederken, sinemayı dolduran popüler filmlerinin çoğunun hızının arttığını belirtelim. Belirli dönemlerde çekilen filmlerin toplam sürelerini içerdikleri çekim sayısına bölerek, Ortalama Çekim Süresini (OÇS) hesaplayan akademisyenler, 1940’larda 7-8 saniye olan OÇS’nin bugün neredeyse 3 saniyeye indiğini belirtiyorlar. Kabaca bir hesapla, anaakım sinemada kurgunun ritminin iki kat daha hızlandığını söyleyebiliriz. 

Yaşadığımız kriz yalnızca sinema eleştirisine özgü değil. Günlük basında sanat eleştirisine tanınan alan giderek daralıyor. Bu konudaki açığı kapatan aylık dergiler, ekonomik krize dayanamayıp kapanıyor. Eleştiri yerine kısa tanıtım yazılarıyla yetiniliyor. Konuyu farklı boyutlarıyla tartışan eleştiriler yerine, yaygın beğeniyi ölçüt aldığı öne sürülen yazılar tercih ediliyor. Eleştiri ve tanıtım, pazarlama etkinliklerinin bir parçası durumuna geliyor. Gündemi, büyük şirketlerin sponsorluğundaki etkinlikler, gösterime giren dev bütçeli yapımlar, festivaller ve yıldızlar belirliyor.

Buna karşılık, bu sütunlarda sıkça değindiğimiz gibi, internet gibi görece bağımsız kanallar üzerinden yeni bir sinema kültürü ve film eleştirisi gelişiyor. Kuşkusuz, burada yazılı ve görsel basında yaşanan sorunların izlerini görmek mümkün. Ancak, ağırlıklı olarak bireysel girişimlere dayalı bu mecrada, ‘ağır eleştiri’ sınıfına sokabileceğimiz incilere de rastlanmakta.

Peki, ‘ayaküstü’ diye nitelendirebileceğimiz yaklaşıma karşılık, ‘ağır’ eleştiri dediğimiz şey ne gibi özelliklere sahip olmalı derseniz, önerilerimizi bir kaç başlıkta toparlamaya çalışalım. Buna bir manifesto taslağı da diyebilirsiniz:

       Kendisini anlatım tarzı açısından sınırlandırmaz: Kurmacaya olduğu kadar belgesel, deneysel ve canlandırmaya da yer verir. Kısa ve uzun metraj ayrımı yapmaz.

       Tür, tema, içerik farkı tanımaz: Farklı türdeki filmlerin yanı sıra, anaakım dışında kalan örneklere, siyasal sinemaya, tartışmalı yapımlara ilgi duyar.

       ‘Medya’ ayrımı gözetmez: Sinema, televizyon ve internet gibi farklı kanallardan gösterime sunulan ‘hareketli görüntülerin’ bütününü içerir.

       Güncelle sınırlı değildir, geçmişe değer verir: Gösterimde olan filmlere yetişmek yerine, geçmişte gözardı edilmiş olan örnekleri bulur çıkarır, yeniden tartışma konusu yapar.

       Filmin kendisini olduğu kadar içinde yer aldığı bağlamı da dikkate alır: toplumsal ve ekonomik arka planı tartışmanın yanısıra, başka disiplinler ve sanatlarla da diyalog içerisindedir.

 (Taraf gazetesinde 26.02.2009’da yayınlanmıştır)

internet çağında film eleştirisi

Geçtiğimiz günlerde Kafa Ayarı‘nda “‘Blog’ Havası” başlıklı yazısıyla Fuat Er, internette film eleştirisini yeniden gündeme taşıdı. Er, haklı olarak bu mecrada yayınlanan yazıların büyük çoğunluğunun tanıtımdan öteye gidemediğini belirtti: 

Bütün bu siteler her gün, yeni “yazarlarla” birlikte eski-yeni birçok filme dair “yorum” üretiyorlar – yorumlanmamış tek bir film bırakmamacasına! Ne var ki tıpkı yazar-yönetmen-müzisyen bolluğu gibi, yorum bolluğu da bir yokluğu ifşa etmiyor mu? O yüzlerce siteyi düzenli olarak takip etmenin imkânsızlığı bir tarafa, bir film hakkında esaslı bir metnin peşine düştüğünüzde çoklukla hüsrana uğruyorsunuz.

Necati Sönmez de, bir süre önce kaleme aldığı yazısında genel olarak film eleştirisini sorguluyordu. Önce, benim buradan hareketle daha önce yazdığım bir yazıya yer vereyeyim (Taraf, 12.09.2008):

‘Sinemanın ölümü’, ‘sinefili çağının sonu’ gibi tartışmaların ardından, kaçınılmaz olarak film eleştirisinin içinde bulunduğu durum da eleştirel açıdan mercek altında. İlk olarak, özellikle ABD’de gazete ve dergilerin giderek film eleştirisine daha az yer veriyor oluşu, hatta kadrolu eleştirmenlerini işten çıkarması dikkat çekti. Bunu, eleştirinin yazılı basınla sınırlı olmadığı, farklı mecralar bulunduğu uyarısı izledi.

Bu tartışmalara girmeden meselenin özüne yönelik bir noktaya değinmekte yarar var. Konuya dikkatleri Taraf‘taki (daha sonra Mavi Defter’de) yazısıyla Necati Sönmez çekti: Medyada sinema üzerine yazılanların ne kadar dar bir alana hapsolduğu, popüler olanın bir adım ötesine geçemediği. Taraf okurlarının bu gazetede yer alan yazılarından tanıdığı Sönmez, söz konusu yazısında, günümüz eleştirmenlerinin neden müzik videoları, deneysel sinema ya da belgesel konusunda kalem oynatmadıklarını sorguluyor.

Sinema dünyasındaki dijital devrimin getirdiği yeni ufukları aktaran Necati Sönmez, bu ilgi eksikliğini çarpıcı bir benzetmeyle yorumluyor:

Sinemanın belli kulvarlarında böylesine büyüleyici gelişmeler olurken, onlara dönüp bakmamak için merak duygusunu büsbütün yitirmiş olmak gerekiyor. Bugün bir ‘sinefil’ için belgesele uzak durmak, müzik üzerine ahkam kesip de caz hakkında en ufak bir fikri olmamak gibi bir şey.

Sinemanın kapsamı elbette yalnızca sinemada izlenen uzun metraj kurmaca filmlerle sınırlı değil. Deneysel ve belgesel gibi farklı kulvarların yanı sıra, günümüzdeki artık televizyon dizilerinden müzik videolarına bir dizi ‘hareketli görüntü’ sinefillerin ilgi alanına dahil olmuş durumda. Sinema alanında çalışan akademisyenleri biraraya getirmeyi amaçlayan ABD merkezli “Sinema Araştırmaları Derneği” de, bir süre önce adını “Sinema ve Medya Araştırmaları Derneği” olarak değiştirerek, ilgi alanlarını “film, televizyon, video ve yeni medya” olarak genişletti.

Bu türden bir açılımın sonuçlarını bir yana bırakıp, baştaki sorunumuza, internette film eleştirisi konusuna gelirsek, karşımıza sınırlarını bilemediğimiz bir dünya çıkıyor. Sanal ortamda, (geniş anlamda) sinema üzerine kalem oynatanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bunlar arasında, eleştiriyi tanıtımdan ibaret sanıp, sınırlı değerlendirmelere yer verenlerin sayısı oldukça fazla. Ancak, ufuk açan, sinemaya yeni bir gözle bakmamızı sağlayanlar da yok değil.

Kendilerine yazacak mecra bulamayan kimi sinema yazarları internet günlüklerini kullanırken, çeşitli blogcular da kendilerine yazılı basında yer bulabiliyor. Bu yeni gelişmeyi değerlendiren sinema dergisi Cineaste, son sayısında konuyla ilgili bir sempozyuma yer vermiş. İnternet eleştirisinin sinema kültürüne belirgin bir katkıda bulunup bulunmadığı sorusuna yanıt arayan derginin soruşturmasına yanıt veren sinema yazarları, sinemayla ilgili çok sayıda ve zengin içerikli materyale ulaşmanın olanaklı hale geldiğini vurguluyor. Bir çok yazar, bu durumu 1960’larda sinema dergileri ve kulüplerinin sayısındaki patlamaya benzetiyor. İnternetteki film eleştirisinin altı çizilen yönlerinden biri de, okurların yanıt vermesine olanak sağlayan forumlar ve elektronik posta özellikleri. Bunun film eleştirisine ‘katılımcı’ bir boyut katıp katmadığı da tartışılan konuların başında yer alıyor. Uzun zamandır yazılı basının yanısıra internette yazmayı sürdüren eleştirmen Jonathan Rosenbaum, internet eleştirisinin katkılarını şöyle özetliyor:

İnternet, katkıda bulunanlar, kullanılan yöntem, okurlar, sosyal formasyonlar ve mecralar açısından kesinlikle alanının sınırlarını genişletiyor. İnternet aynı zamanda üslup, biçim ve boyut açısından da bir dizi yenilik sunuyor: anında yanıt olanağıyla karşılıklı etkileşim, artı ve eksileriyle hızlı yayınlama olanağı, filmden kareler kullanabilme kolaylığı gibi.

***

Bu yazıdan kısa bir süre sonra İngiliz sinema dergisi Sight and Sound da (Ekim 2008) konuya ‘Eleştiriye kimin ihtiyacı var?’ başlıklı bir soruşturmayla eğildi ve eleştirmenlere üzerlerinde iz bırakan isimleri sordu.

Özetleyecek olursak, sinema yazınında pazarlama odaklı ya da yalnızca değer yargısı beyanı içeren tanıtım yazılarının, internete özgü olmayan, genel bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. İnternetin ise, bu sorunlarla malul olmakla birlikte bağımsız yapısı sayesinde (sınırlı da olsa) yeni açılımlara olanak tanıdığı görüşündeyim. 

Not: Haftaya bu konuyu tartışmayı sürdüreceğiz.