Arşivden: Potemkin Zırhlısı Türkiye’de


Farklı eleştirel otoriteler tarafından tüm zamanların en iyi filmleri arasında gösterilen Potemkin Zırhlısı’nın (Bronenosetz Potemkin, Sergey Eisenstein, 1925) dünyanın çeşitli yerlerindeki gösterimi de ayrı bir inceleme konusu olacak kadar zengin bir malzeme konusu içeriyor. 1905 Devrimi’nin 20. yıldönümünü yetiştirilmek üzere hazırlanan filmin ilk gösterimi devam ederken, Eisenstein filmin son bobinlerini gösterime hazırlamaktadır. Sonunda filmin kalan parçaları motorsikletle sinema yetiştirilir. Film, Moskova’da ilgiyle karşılansa da, aynı dönemde gösterime giren Douglas Fairbanks’li Bağdat Hırsızı’nın (Raoul Walsh, 1924) gölgesinde kalır (Art That Shook the World: Eisenstein’s Battleship Potemkin, Andrew Graham-Dixon, 2001, televizyon programı).

1926’da farklı Avrupa ülkelerinde dağıtılan Potemkin, bir dizi yasak ve sansür girişimiyle karşılaşır. İngiltere ve Fransa’da yasaklanan film, Almanya’da engellerle karşılaşır. 1933’de nasyonal sosyalistlerin iktidara gelmesiyle tamamen yasaklanır. İngiltere’de 1926 genel grevi nedeniyle kaygı uyandıran film, 1954 yılına kadar yasaklı kalır. Eisenstein ve filmleri Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde de çeşitli engellerde karşılaşacaktır. Bütün bu engellemeler sonucu, dünya izleyicisi Potemkin ile ancak 30 yıl sonra 1950’lerin ortalarında tanışacaktır.

Türkiye’deki sinemaseverler ise, dünya sinemasının bu önemli klasiğiyle tanışmak için bir süre daha bekleyeceklerdir. 1960’lara kadar Eisenstein’in Türkiye’de gösterilen yegane filmi Alexander Nevski’dir (1938). Film, Şimal Hücum Taburu adıyla gösterilir (Onat Kutlar, Sinema Bir Şenliktir, Can Yayınları, s. 31). Tahmin edilebileceği gibi, uzun yıllar boyunca Sovyetler Birliği’nden getirilen filmler, Film Kontrol Komisyonu tarafından çeşitli engellerle karşılanmaktadır.

1966’da film gösterimlerine başlayan Sinematek Derneği, önemli yapıtları izleyiciyle buluşturmayı hedeflemektedir. Dernek, 1967-68 sezonunu Potemkin Zırhlısı’yla açmaya karar verir. Aylar öncesinden hazırlıklara başlanır. Filmin gösterim tarihi bile ilan edilir. Ancak işler planlandığı gibi gitmez. Gerisini, Yeni Sinema dergisinden okuyalım:

Türk Sinematek Derneği kurul­duğu 1965 yılından bugüne ka­dar, göstereceği filmleri sağla­mak konusunda «Potemkin Zırhlısı»nda olduğu kadar güç ve heyecanlı günler geçirmemişti. Geçen yıllarda birkaç kere ilân ettiği filmleri çeşitli neden­lerle gösterememe durumunda kalan Sinematek (iki yıl boyun­ca gösterilen 160 ı aşkın film dışında yalnız 5 film ilân edildiği halde üyelere sunulamamıştı) 1967 – 68 döneminin daha ilk fil­minde bu gibi bir durumla kar­şılaşmak istemediği için «Bütün zamanların en iyi filmini» sağ­lamak için birkaç ay öncesinden gerekli temaslarını yapmış hat­tâ filmi göndermesini istediği Sovyet Sinematek’i «Gosfilmofond»un buna imkân bulamama­sı durumunu da düşünerek bir ikinci kaynaktan Bulgar Sinemateki’nden «Potemkin Zırhlısı»nı istemişti. Gosfilmofond’dan gelen cevapta filmin kısa bir sü­re sonra gönderileceği bildirili­yordu. Bulgar Sinemateki’nden ise cevap almayan Sinematek eylül ayında bütün kadronun ta­tile çıkmış olduğunu bilemezdi.

Bu arada günler geçiyor film hakkında en küçük bir bilgi alınamıyordu. Ekim başında, ken­disine verilmiş sözlere dayana­rak programına «Potemkin zırh­lısı»nı da katan Sinematek, daha mevsimin başında, üyelerinin iki yıldır bekledikleri ve dış ül­kelerdeki sinematek’lerde yılda birkaç kere gösterilen bu filmi (Fransız Sinemateki 1966 yılın­da Potemkin’i üç kere gösterdi) gösteremeyecek durumda bulu­nuyordu. Nihayet beklenen ce­vap Bulgar Sinematek’inden Ekim ayının ilk günlerinde elimi­ze geçiyordu. Film bir görevli tarafından otomobille yola çıka­rılmıştı. Bu demekti ki iki gün sonra elimize geçecekti. Aradan dört gün geçtiği halde filmden haber alınamamıştı. Ve Sinema­tek yöneticileri öğreniyorlardı ki, karısıyla beraber yola çıkan görevli, onun aniden apandisit krizi geçirmesiyle Sofya’ya ge­risin geriye dönüyor İstanbul’a varışı birkaç gün gecikiyordu. Bu son birkaç günlük gecikme filmin gösterilememesi demekti. Gecenin onbir’inde yalnızca adı­nı bildikleri bir başka görevliyi evinde bularak bir telefon konuşması yapan Sinematek yöne­ticileri filmin mutlaka yetiştiri­leceğini öğrenmekle rahat bir nefes alıyorlardı. Şu var ki film ellerine geçmeden bir şey söyle­nemezdi. Ama bu kez film geldi. Gösteriden bir – iki gün önce.  “Sinematek Haberleri”, Yeni Sinema 12 (Kasım 1967), s. 33.

Sinematek Derneği’nin kurucusu Şakir Eczabaşı ise aynı öyküyü biraz farklı aktarıyor ve filmin ellerine gösterime dakikalar kala ulaştığını belirtiyor:

Aslında Potemkin’i seyretmek isteyecek, istemeyecek kim varsa koştu. Böyle bir ilgi gösterilirken daha önce çok sık anlattığım öyküyü burda da anlatayım. Rusya Sinematek’i film göndermeyeceğini söyledi. Gösteriye, yani açılışa 48 saatimiz var. Kıyamet kopmuş durumda. Dünyanın en büyük filmi diyeceksin, herkes üye olacak, kıyamet kopacak, sonra da olmuyor diyeceksin. Bu mümkün değil. O akşam gittim, Onat kötü haberi verdi. ‘Mümkün değil Şakir Bey, film gelmiyor’ dedi. Aklıma bir şey geldi, o sırada Stayanov Bigor Bulgar Sinematek’inin başkanı. Ondan da film alıyoruz. Aradık. Bir de ona sorduk: ‘Sende Potemkin olması lazım. Var mı?’ Olumlu karşılık alınca, “Senden bunu 48 saat içinde aldıracağız, ama nasıl aldıracağız, henüz bilmiyoruz! Sen bunu arşivden çıkar, hep yanında dursun, evine gittiğinde eve götür. Biri gelecek, kim bilmiyoruz, ama film senden alınacak.” Bigor kabul etti. Dedim ki Onat’a, “Bulgar kültür ataşesini çağır.” Onat telefon etti ve ataşe geldi, Arguir Konstantinov. O sırada da iyi Bulgar filmleri var. “Bize bir iyilik yaparsan” dedim ataşeye “Sana Sinematek’te bir Bulgar Filmleri Haftası teklif ediyoruz, içinde sanatçılar ve Bigor’nun da bulunduğu altı kişilik bir grubu da İstanbul’a davet ediyoruz. Ama bir koşulumuz var: Potemkin Zırhlısı buraya 48 saat içersinde gelecek. Stayanov’a telefon ettik, film onun yanında. Ataşe ne yapacağını şaşırdı, “Ama ben hanımı bile göremem” dedi. “Görme hanımı!” dedik. Ve arabaya atladı, Sof­ya’ya gitti.

Ertesi gün beklediğimiz gibi, Kervan Sineması tıklım tıklım dolu. Çevre­deki kahvelerden durmadan iskemle taşıyoruz. Huzursuzuz. Orada sopa da yiyebiliriz… Altı buçukta başlayacak. Gösteri saati geldi, adam yok! Altı otuz beş oldu, yok… Yediye yirmi var, derken, ateşenin arabası durdu sinemanın kapısında.

Zeynep Avcı, “İstanbul Film Festivali’ne Ulaşan Yol: Onat Kutlar ve Şakir Eczacıbaşı, Sinematek Dönemini Anlatıyor”, İstanbul, sayı 9, Nisan 1994, s. 147-54.

Sonunda, film ilan edildiği üzere 16 Ekim 1967’de Sinematek Derneği’nin gösterimlerinin yapıldığı Kervan Sineması’nda izleyiciyle buluştu. Gösterimler 17, 18 ve 20 Ekim’de tekrarlandı. İzleycilere filmi daha yakından tanıtmayı hedefleyen Yeni Sinema dergisi Eylül/Ekim 1967 sayısında (sayı 10/11) Eisenstein’ın “Potemkin Zırhlısı’nın bileşiminde patetik ve organik birim” başlıklı yazısına (çev. Giovanni Scognamillo) yer verdi.

Peki bu heyecanlı bekleyişin ardından izleyiciler filmi nasıl karşıladı?

ŞAKİR ECZACIBAŞI- Ve filmlerle çıktı adam. Hemen dedik ki, “Düzen­lenip makineye geçirilinceye kadar, Potemkin üstüne bir şey anlatılsın.” Onat’ın aklına geldi, “Jak Şalom çıksın.” dedi; “Anlatsın! Tekniğini filan…” Jak da o zaman genç bir çocuk. Çıktı sahneye o cılız sesiyle. Kimsenin bir şey an­ladığı yok! Grafik olarak filmi anlatıyor. Sahneleri nasıl düzenlenmiş. Önem­li bir şeydir aslında, ama o cılız sesle bu kadar ayrıntı… seyirci sinirlendi ta­bii. Neyse, film başladı. Böylece paçayı kurtardık, sözümüzde durduk. Seyircinin yarısı film bitinceye kadar bırakıp çıktı. Böylece dünyanın en büyük fil­minin ne olduğunu gördüler!

ONAT KUTLAR- Orada bir de şeyi yaşadık. Birdenbire biri “Rezalet Po­temkin, bu olamaz!” diye bağırdı. Gittik bulduk, adamı Sami Üstündağ mı? Soyadını şimdi yanlış söylemeyeyim, bu çocuk müzisyen bir çocuk galiba. Tabii biliyor ki, Potemkin sessiz çekilmiş. Ama bu filmde ses var! Filme sonradan müzik eklenmiş. Her tarafta öyle gösteriliyor. O da bağırıyor; “Potemkin bu olamaz, bunda ses var, 1926’da ses yoktu”.

Zeynep Avcı, “İstanbul Film Festivali’ne Ulaşan Yol: Onat Kutlar ve Şakir Eczacıbaşı, Sinematek Dönemini Anlatıyor”, İstanbul, sayı 9, Nisan 1994, s. 147-54.

Potemkin Türkiye’deki sinemaseverlerle 42 yıllık bir gecikmeyle de olsa buluşmuştu. Ancak, bu göreli özgürlük havası ve sinema heyecanı uzun sürmeyecekti. 12 Mart 1971 muhtırasından, kültür ortamı da payını alacaktı. Düşünen insanlar gözaltına alınırken, her türlü sanat etkinliği de yasaklanıyordu. O dönemlerde Sinematek Derneği ile ayrı düşen Genç Sinemacılar da tutuklanınca, ellerindeki filmlerin akıbeti gündeme gelir. Filmlerin, bir bölümünü teslim alan Emine Sevgi Özdamar anlatıyor:

Biz genç sinemacıları polis toplayıp Sansaryan Hana götürünce Ece’yi (Ayhan) bir arkadaş haberdar ediyor. Gitsin Rus filmlerinin bobinlerini alsın saklasın, diye. Bu bobinler anne babamın Fener Yolu’ndaki evlerinin kömürlüğünde duruyordu. Bunlar galiba Potemkin Zırhlısı, Korkunç İvan… falandı. Ece bize gidip annemden filmleri alıyor. Bir filede Üsküdar’a kadar taşıyor. Orda bobinleri denize atıyor. (Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur, YKY, s. 26)

Bu sahne insanın aklına Orhan Pamuk’ın Kara Kitap’ında yer alan “Boğaz’ın Suları” başlıklı bölümü getiriyor. Boğaz’daki onca batık nesne arasında film bobinleri… Bir de elindeki pazar filesiyle bu bobinlerini taşıyan Ece Ayhan… Sanırım güzel bir film sahnesi olurdu.