açılış sahneleri

Chungking Express (Wong Kar-Wai, 1994)

Görüntü Yönetmeni: Chris Doyle

Müzik: Baroque, Michael Galasso 

Açılış sahneleri, tıpkı kitaplarının açılış cümleleri gibi, “metin”in içerisine ne denli girebileceğimiz konusunda önemli belirleyicilerden biridir. Chungking Express, izleyeni şaşırtan hızlı bir sahneyle açılır. Kalabalık bir alışveriş merkezinde, gizemli bir kadın (sarı bir perukla gözlük takar) ve ona yöneldiğini düşündüğümüz kuşkucu bakışlar… 223 nolu polis memuru başına kesekağıdı geçirilmiş bir adamı kovalamaktadır.

Aralı basılmış (saniyede 24 yerine 12 ya da 16 kare) ve örtüyle (kaşe) bulanıklaşmış bu görüntüler bir rüya atmosferi yaratır. Kar-Wai’de sıkça karşılaştığımız (ve çekim koşullarından kaynaklandığını belirttiği) özel efektlerden biridir bu.

Yine onun filmlerinde sıkça duyduğumuz bir dış ses (223 nolu polise aittir): “Her gün, çok sayıda insana teğet geçeriz; hiç tanımayacağımız insanlar ya da yakın arkadaşımız olabilecek insanlar… ” Polis memuru, sarı peruklu kadınla çarpışır, dış ses konuşmaya devam eder: “En yakın olduğumuz anda aramızda yalnızca 0.01 cm vardı. 57 saat sonra bu kadına aşık oldum” Günlerden 28 Nisan’dır, saat tam 9.00’u göstermektedir.

Bu iki karakterin yaşamda birbirlerine en yakın oldukları an belki de bu çarpışma anıdır. Barda yan yana tabureleri ve bir otel odasını paylaşsalar da, aralarında yalnızca bir “karşılıksız alaka” yaşanacaktır. Osip Mandelstam’ın dizeleri durumu özetlemeye yeter: “Aşık ol, anımsa, yas tut”.

(Sekans dergisinin 8. sayısında [2007] yer alan “Şiir ve Sinema” başlıklı dosyadaki sinemada şiirsellik soruşturmasına verilen yanıt)

Hayali cemaatler ve filmler

Geçenlerde karşılaştığım ve sinemaya ilgi duyan bir tanıdık, Mustafa filminden yakınıyordu. Anlaşılan filme ve yönetmeni Can Dündar’a tepkiliydi. Konuşma sırasında hayretle öğrendim ki, filmi henüz izlememişti, okudukları ve duyduklarıyla bu konuda bir fikir edinmişti. Filmin sandığı gibi olmayabileceğini, aslında onun gibi düşünen bir kitleyi hedef aldığını biraz da boşuna bir çabayla anlattım.

Basında da hayli yankı bulan bu ilginç tartışmanın, birbiriyle ilişkili iki konuda açıklayıcı olduğunu düşünüyorum: edindiğimiz bilgilerin kaynağı ve film tercihinde rol oynayan etkenler. 

Bilindiği gibi, birey, topluluk ya da ulus olarak kim olduğumuzu tanımlamak için sıklıkla geçmişe başvururuz. Geçmişe dair anımsananlar ise, kişisel tanıklıklarla beraber, başkalarının bize aktardıklarıdır. Bir başka deyişle, anlatılanlar aracılığıyla kendimizi, dünyayı tanımlar, anlamlandırmaya çalışırız. Anlatılanlarsa, genellikle okulda ve ailede öğrenilenlerden ya da farklı iletişim araçlarıyla sunulanlardan oluşur.

Bireyler gibi uluslar da, farklı mecralar aracılığıyla aktarılan öyküler sayesinde tanımlanır. Benedict Anderson’ın ifadesiyle, kitle iletişim araçlarıyla dağıtımı yapılan bu öykülerle, birbirinden uzakta yaşayan bireyler kendilerini ulus adı verilen bütünün parçası olarak tahayyül eder.    

Bu aşamada tartışılması gereken ilk nokta, bu öyküleri kimin yazdığı ve aktardığı konusudur. Bu tartışmanın içeriğini, “resmi tarih” ve “ideoloji” gibi çeşitli adlar alan kavramlar oluşturur.

Üzerinde durulması gereken ikinci nokta ise, öykülerin aktarım sırasında ve zaman içerisinde nasıl değişime uğradıklarıyla ilgilidir. Çağdaş sosyal bilimler bu konuyu ise, “söylem” ve “geleneğin icadı” gibi ifadelerle tartışır.

İzleyici tercihleriyle ilgili olarak üzerinde durmak istediğimiz konu ise, sözkonusu öykülerin bizlere aktarıldığı mecralarla igili… Yakın zamana kadar bir olgunun ya da bilginin güvenilirliğini pekiştirmek için yazılı bir metnin (kitap, gazete ya da dergi) kaynak gösterilmesi sıkça karşılaşılan bir durumdu. Bu kaynaklara, 20. yüzyıla damgasını vuran radyo ve televizyon da eklenebilir.

Son zamanlarda en sıklıkla başvurulan enformasyon kaynağı ise, hiç kuşkusuz internet. Herhangi bir konuya ilişkin inandırıcılığı pekiştirmek için, “televizyonda izledim” yerine “internette gördüm” ifadesini sıkça duymaya başladık. Zincirleme aktarım yoluyla oldukça geniş bir kitleye ulaşan e-posta mesajları bile, geniş kitlelerin nezdinde güvenilirlik açısından ansiklopedilerin önüne geçmeye başladı.

Aslında güvenilirliğin sınanması açısından klasik iletişim araçları ile yenileri arasında önemli bir fark bulunmadığı söylenebilir. Ancak, internetin erişim kolaylığıyla söylenti ve dezenformasyonun üretilmesi açısından günümüzde en etkili araçlardan biri olduğu tartışmasız bir gerçek.

Öte yandan, sinema izleyicilerinin tercihlerini etkilemede farklı kanallardan yürütülen kampanyaların etkili olduğu söylenebilir. Mustafa filminin, hakkında yürütülen olumsuz tartışmaların etkisiyle, başlangıçtaki ivmesini yitirdiği gözleniyor. Haftalık Antrak Sinema Dergisi’nin verilerine göre, gösterime girdiği ilk iki gün içerisinde 200.000’in üzerinde izleyici çeken film, 12 günlük sürede 773.000 kişi tarafından izlendi. İzleyici sayısındaki göreli düşüşe karşın, Mustafa yeni James Bond’u geride bırakarak geçtiğimiz haftasonunun en çok izlenen filmi oldu.

Yurttaş Mustafa

Bütün bu tartışmalarda, kurmaca ya da belgesel olsun herhangi bir filme “gerçeğin” yerini alması gereken bir veri olarak yaklaşma çabası gözleniyor. Sinema tarihi bu tür tartışmalar açısından hayli zengin. Eisenstein’in Potemkin Zırhlısı, Ekim Devrimi’ne giden süreçte önemli rol oynayan Odessa’daki ayaklanmaya yaklaşımı nedeniyle eleştiri konusu olur. Tamamen bir hayal ürünü olan Odessa merdivenlerindeki katliam sahnesi, izleyicinin tarihi farklı bir biçimde kurgulamasına neden olur. Halk filmde anlatılanları o derece inandırıcı bulur ki, bazı vatandaşlar anlatılanların kendi öyküleri olduğunu öne sürerek, telif hakkı talebiyle dava açarlar. Eisenstein, yaşananlardan farklı olarak, idam edilen denizcilerin gözlerini bağlamak yerine üzerlerine branda serilmesi gibi sahnelerin tamamen kendi yorumu olduğunu belirterek, yargılanmaktan kurtulur.

Kitaplar ve filmler gibi sanat yapıtlarının böyle sığ tartışmalar içine hapsedilmesi sıkça karşılaşılaşılan bir durum. En son örneklerinden birini Orhan Pamuk ve Nobel ödülü vesilesiyle yaşadığımız gündem kayması, aslında eleştirinin işlevini yerine getirebilmesinin önündeki en önemli engellerden biri. Bu nedenle, güncel sinema tartışmalarına girmek adetimiz olmadığı halde, genel tepkinin dışına çıkarak, filmle ilgili tartışılmasının yararlı olacağını düşündüğümüz bir kaç noktaya değineceğiz.

Mustafa ile ilgili ele alınması gereken bir çok nokta var. Belgeselin formunun sinemalar aracılığıyla izleyiciyle buluşması, dijital teknolojinin anlatım diline getirdiği yenilikler, günümüzde filmlerin yapım-sonrası (post-prodüksiyon) aşamasında geçirdiği dönüşüm bunlardan yalnızca bir kaçı. Mustafa filminin bu açılardan zengin ve keyifli bir tartışmaya zemin hazırladığını, bütün bunların “normal” bir zeminde tartışılabilmesinin yararlı olacağını düşünüyoruz.

Bu kısa yazının sınırları çerçevesinde esas üzerinde durmak istediğimiz ise, senaryo konusu. Belgesel bir filmde bu konunun ne anlamı var diye sorabilirsiniz. Açıklamaya çalışalım: Sinemaya giriş derslerinin ilk konularından biri, öykü (izleyiciye açıkça sunulan ya da ekranda görünmemekle birlikte çıkarsanan olaylar dizisi) ile olay örgüsü (ekranda görsel ve işitsel olarak sunulan şeyler) arasındaki ayrımdır. Bu aşamada, olay örgüsünü daha iyi anlayabilmeleri için öğrencilere verilen ilk alıştırma çoğunlukla bir yaşamöyküsünü senaryolaştırma denemesidir. Bu sayede ortaya atılan bazı sorular şunlardır: Bir yaşamöyküsünü anlatmaya hangi noktadan başlarsınız? Hangi olaylara odaklanmayı tercih edersiniz? Kronolojik bir anlatımı mı tercih edersiniz, yoksa geridönüşlerden (flasback) mi yararlanırsınız? İşte, bu sorulara verilecek olan yanıtlar, olay örgüsünün özgünlüğünü ve senaryonun yaratıcılığını belirler. Bu tartışmalarda sıkça kullanılan bir örnek de, sinema klasiği Yurttaş Kane’dir (Orson Welles). Eleştirmenlerce, tüm zamanların en başarılı filmlerinden biri olarak nitelenen yapıtta, Kane’in yaklaşık 70 yıllık yaşamı beş ayrı kişinin gözünden geriye dönüşlerle aktarılır. Son derece yaratıcı bir buluş olan bu teknik sayesinde, Kane hakkında araştırma yapmakla görevlendirilen gazeteci Thompson’la birlikte, onun yaşamının sırrını (ölmeden önce söylediği son söz?) öğrenmeye çalışırız.

Yurttaş Kane vari bir açılışla, ölüm döşeğindeki Atatürk’ün çocukluğuna dair bir imgeye dalıp gitmesiyle açılan Mustafa, bir buçuk saatlik bir zaman dilimine oldukça çok şey sığdırmaya çalışıyor. Bu özgün girişe karşın, sinema tarihinin bu önemli klasiğinden gerekli dersleri ne yazık ki çıkaramıyor. Kronolojik sıralamayla aktarılan olaylar arasında zaman zaman önemli boşluklar doğuyor. İzleyicinin olayları takip edebilmesi zorlaşıyor. Belgeselde bir anlatım tekniği olarak giderek daha az başvurulan dış ses, izleyiciyi konuya yabancılaştırıyor.

Yazıyı iki noktanın altını çizerek sonlandıralım: Birincisi, basitçe sinemayı içinde yer aldığı toplumsal ve siyasal ortamdan bağımsız olarak, yalnızca estetik yönleriyle değerlendirmeyi önermiyoruz. Tam tersine, bizleri filmlere bağlayan tam da bu siyasal boyut. Ancak, nasıl aktarıldığını ele almadan, herhangi bir anlatı üzerinden siyaset ve tarih tartışılmasının eksik kalacağı görüşündeyiz. İkinci olarak, filmlerle ilgili bir değer yargısında bulunarak, izleyin ya da izlemeyin önerisinde bulunmanın anlamlı olmadığına inanıyoruz. Bu nedenle de, izleyin birlikte tartışalım diyoruz.


Not: Taraf gazetesinde 14.11.2008’de yayınlanmıştır.