temâşâ-kârî

Hakkı Devrim, geçtiğimiz günlerde  Dil Yâresi‘nde temâşâ sözcüğüne yer verdi. Önce, alıntılayım:

Çoğu zaman başıma gelir. Bir kelimeye takılır ve yazmaya başlamakta gecikirim. Gene öyle bir süre yaşadım. Yarın Güz Sancısı’ndan söz edeceğim. İlkin söze «Temaşa sanatları dünyası…» diye girmeye davrandım.
– Temaşa eskice bir kelime değil mi sence?
– Metin And «seyirlik oyunlar» diyordu.
İyi de seyirlik ve temaşa aynı anlama gelmez, demeye cüret ediyorum ben de. Evet seyir kelimesinin de, temaşa’nın da «yürümek» fiiliyle ilişkisi var. Seyretmek hem «bakmak», hem de «gitmek, yol almak» anlamlarına gelir. Temaşa da Arapça «yürümek» (meşy) kökünden geliyor, ama temâşî «birlikte yürümek» demektir; Farsça, temâşa’yı temâşî’den üretmiş gibi gelir bana. Uzatmayayım: kukla, perde oyunları, tiyatro, sinema, evet «seyirlik» sanatlardır, ama şu farkla: zevk almak, hayranlık duyularak ve topluca seyredilen sanatlardır bunlar. Türkçe’mizde seyretmek fiili hem «Durup bakmak», hem de «yol almak» anlamlarında kullanılmıştır. Ama bir sanat eserini zevk alarak seyretmekten söz ederken kullanılagelen kelime temaşa olmuşur.
Nitekim «seyirsever» dendiğini hiç işitmezsiniz; ama «temaşaperver» denir ve bu sadece «tiyatro-sever» demektir. Ben de temaşa dünyamız derken (Bu ifadede yer alan üç «a»yı da uzun söylemek gerekir) durup bir yere bakanları değil, bu seyirden farklı bir zevk alanları kastediyorum.
Fazla «eskimişliğimin» belirtisi; kelime seçerken neler düşündüğümü de bilmenizi istedim.


Bu değerlendirmeyi fırsat bilip, bir de Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ına (17. Baskı, Ankara: Aydın Kitabevi, 2000) bakalım:

temâşâ 1. bakıp seyretme. 2. gezme. Şâyân-ı temâşâ: görülmeye değer

temâşâ-gâh 1. seyir ve gezinti yeri. 2. tiyatro. 3. sinema.

temâşâ-ger (temâşâ-gerân) seyirciler.

temâşâ-gerî seyircilik

temâşâ-hâne 1. etrâfı temâşâ edilecek yer. 2. mec. dünyâ. 3. tiyatro oynanan yer.

temâşâ-kârî : seyircilik, seyrci vaziyeti 



Malum, sinemayla ilgili söz dağarcığımız batı dillerinden aktardığımız sözcüklerle (ör. mizansen, montaj vb.) ve yeni önerilen karşılıklarla gelişmekte. Belki de, geçmişin bir faydası olur diyerek, bir de “seyir”den hareketle, seyircilik durumunu değerlendirelim:

seyr 1. yürüme, yürüyüş, gitme, hareket. 2. yolculuk. 3. gezme, gezinme. 4. eğlenmek üzere bakma (bkz. temâşâ). 5. uzaktan bakıp karışmama. 6. gezilecek, görülecek şey.

seyrân-gâh : seyir yeri, eğlence yeri, gezme yeri.

Son olarak da, henüz incelemeye girişmediğimiz “seyir kültürümüzün” tarihçesine giriş için, Cemal Kafadar’ın “Sinema ve Tarih” başlıklı Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler – 5 Konferansı’nda yaptığı konuşmayı önerelim: (yay. Haz. Deniz Bayrakdar. İstanbul: Bağlam, 2006).

 

Sinemada ağlayanlar

Funda Karakaya, geçen hafta Taraf’taki haberinde, Babam ve Oğlum’un başarısını örnek vererek, fısıltı gazetesinin Issız Adam için de çalışıp çalışmayacağını sorguluyordu. Geçtiğimiz haftasonun gişe rakamları, Karakaya’nın öngörüsünü doğrular gibi: Bir önceki haftasonuna göre gişe gelirini % 80 oranında arttıran film, geçen haftasonu 100 bin kişi tarafından izlendi. Klasik reklam stratejilerinden yararlanmayan film, derinden giderek izleyici sayısını arttıracak gibi görünüyor.

Bu muhtemel izleyici başarısının nedenlerini eleştirmen arkadaşlara bırakarak, filmin çağrıştırdığı başka konulara dalalım. Aşırı duygusal, hüzünlendirici film ve roman gibi yapıtlara, İngilizcede ‘tearjerker’ (gözsulandıran) adı verilir. Çağan Irmak da giderek bu alanda ustalaşan bir yönetmen olarak, değişik tür (romantik komedi, melodram) kalıplarının yanısıra, bazı anlatım araçlarından (yavaş çekim, dış ses vb.) yararlanarak izleyicide güçlü bir duygusal etki bırakmayı hedefliyor. Sinemada karşılaştığımız manzaralar, yönetmenin bu konuda başarılı olduğunu gösteriyor.

Geçtiğimiz günlerde uluslararası bir film festivalinde (Brisbane) izleyicilerin bir filmde (Asyl: Park ve Aşk Oteli, 2007) hüngür hüngür ağlamalarına tanık olan eleştirmen Adrian Martin de bu konuya kafa yormuş. Martin, sıradan bir melodramda değil de, gündelik yaşama dair bir filmde neden ağladığımızı sorguluyor: “Belki de zaman içinde, yalnızca kötü, sıradan filmlerde bu tür bir duygusal boşalım yaşamaya şartlanmıştık. Oysa, düşünür Giorgio Agamben’in anımsattığı gibi, duygusal tepkilerimiz hep çok-yetersiz ya da çok-fazla gerçekleşir. Hayat bu gerçeği sürekli doğrular: sevdiğimiz birinin ya da bir yakınımızın cenazesinde umduğumuz kadar üzülmediğimizi fark ederiz (Camus’nün ölümsüz ‘yabancısı’ bunun bedelini ağır öder); ya da  tam tersi küçücük bir mazaret önlenemeyen bir ağlama nöbetine yol açar.”

Martin, bu duruma örnek olarak, yıllar önce evin yaşlı kedisinin ölümünü umulmadık biçimde soğukkanlı karşılayan annesinin, televizyonda gördüğü bir atın ölümüne hıçkırıklarla ağlamasını, yeterince tepki göstermediği gerekçesiyle kendini azarlamasını veriyor. “Kendimize sık sık sorarız: bu duygu nereden geliyor? Tek başımıza ya da topluca izlediğimiz filmler de hissettiğimiz duygular da bu soruya neden olur. Bu sinemanın en büyük gizemlerinden biridir.” diye ekliyor.

Issız Adam, elbette Adrian Martin’in tanımladığı çerçevenin dışında bir ‘gözsulandırıcı’. Bizimse filme dair en güzel anımız, bu ağlatma stratejilerine çaresizce karşı koymak isteyen arka sıradaki yaşlı teyzeninin, filmin ıssız ve duygusuz  adamıyla ilgili yorumuydu: “Hasta bu, hasta!”