“Orta ikiden ayrılan çocuklar için şiirler”

400 Darbe (François Truffaut, 1959)

 Gazeteden evden kaçan çocukların kayıp ilanlarını keser, yüksek sesle okurdu. İlanlardaki kayıp çocukların silik fotoğraflarına bakardık. Sanki bu fotoğrafları çeken fotoğrafçı da çok fakirdi. Bu ana babalarının kayıp ilanı verdikleri çocuklar ortaokulluydular. Genellikle erkek çocuklardı… Oğlum annen hasta. Yalvarıyoruz eve dön. Sana kızmayacağız… Ece, kayıp çocukların intihar haberlerini de gazeteden keserdi. ‘Bu fakir çocukları’ derdi, ‘orta ikiye kadar okurlar, orta ikiyi okumayıp okuldan kaçarlar. Orta iki bu çocukların çoğunun intihar yılıdır.

‘Emine’ Sevgi Özdamar, Kendi kendinin terzisi bir kambur, İstanbul: YKY, 2007, s. 17.

Tıpkı barfikste büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.

Walter Benjamin,  “Geri Dön! Her şey affedildi”,  çev. Nurdan Gürbilek ve Sabir Yücesoy, Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis, 1995, 2. Basım.

Posted in haftanın sözü | Tagged , , | Comments Off

Doğu’yu yitirmek

Kolkata

 

“Ülkeler de kitaplara benzer. Kitaplara ve insanlara. Onlarda aradığımız buluruz,” diyor Cemil Meriç. Meriç’e göre, Osmanlı aydını tam da bu nedenle Hindistan’a yalnızca egzotik bir ülke olarak bakmış ve onu kavrayamamıştır. Bugün de, Hindistan’a bakışınız onda ne aradığınızı bağlı olarak değişebilir. Farklı dinler ve kültürlerin birarada yaşadığı egzotik bir toplum ya da yoksul ve pis bir üçüncü dünya ülkesi portresi çıkarabilirsiniz izlenimlerinizden. Ama dikkatli olmak gerekir, 1,3 milyarlık Hindistan’a bakarken. Zira çeşitli bölgelerinde farklı yönetim biçimleri (askerî baskı, komünizm, neo-liberalizm), refah, yoksulluk, hoşgörü, kast ayrımı ve binlerce inanç birarada bulunur.

Kolkata’ya ya da eski adıyla Kalküta’ya doğru yola çıkarken, bizim de aradığımız, bulmayı umduğumuz şeyler var elbette. Docedge’in düzenlediği Asya Belgesel Forumu, Hindistan’ın yanı sıra Asya’nın çeşitli yerlerinden gelen ekiplerin projelerinin geliştirildiği ve deyim yerindeyse görücüye çıktığı bir atölye. İçinde film gösterimleri ve konuşmalar da var. Gece geç saatlere kadar süren program, hayatımızı kaldığımız misafirhane ile etkinliğin düzenlendiği mekân arasında sınırlıyor. Ama en azından şehrin merkezindeyiz.

Kolkata, sevdiğimiz yönetmenlerin kenti her şeyden önce: Satyajit Ray, Ritwik Ghatak ve Mrinal Sen. Ama hayat filmlere ne kadar benzer? Ya da fimlerine bakarak bir ülkeyi ne kadar tanıyabilir insan? Kolkatalılar, kentlerinin entellektüel kimliğiyle övünmeden edemiyorlar. Yaygın bir deyişe göre, “Delhi’de bileğiniz kuvvetliyse, Mumbai’de cebinizde para varsa, Kolkata’daysa ancak kafanız çalışıyorsa hayatta kalırsınız”. Ama eski parlak günlerinin gerisinde görünüyor kent. Bir zamanlar İngiliz sömürge yönetiminin başkenti olan Kalküta, yakınlarda kolonyal geçmişin izlerini silmek için Bombay ve Madras gibi adını değiştiren kentler kervanına katılmış. 34 yıl boyunca Batı Bengal’i yöneten Hindistan Komünist Partisi (Marksist) önderliğindeki Sol Cephe, geçtiğimiz yılki seçimlerde ağır bir yenilgi almış. Seçimleri kazanan ve Ulusal Kongre ile koalisyona giden popülist Trinamool Partisi lideri, ‘Didi’ (abla) lâkaplı Mamata Banerjee ile ilgili olaraksa kafalar karışık.

Banerjee, genç yaştan beri politikanın içinde. Alt-orta sınıf bir aileden yetişip iyi bir eğitim almış. Eğitim ve sağlık reformu gibi ilgi uyandıran çabalarının yanı sıra, ilginç icraatları da var. Bunlardan biri de, Kolkata’nın merkezinde kırmızı ışıkta hoparlörden yükselen Tagore şiirlerinden bestelenmiş parçalar… Sürücüleri biraz rahatlatmayı amaçlayan bu uygulamanın sokaklardaki ses kirliliğine katkıda bulunmaktan başka bir işe yaradığını söyleyemeyiz. Bu kentte bir süre sonra, sürekli çalan kornaların gürültüsüne alışıyor insan. Kuralsız işleyen trafiğin olmazsa olmazlarından biri bu sesler. Dikiz aynası kullanmayı sevmeyen sürücüler bu sayede birbirilerini varlıklarından haberdar ediyor. Bu gürültü ve kargaşa ilk başta insanı ürkütse de, trafik bir şekilde akıyor. Üstelik kimse arabasından inip kavga etmiyor. Ama arada küçük kazalara da tanık oluyoruz. Bu tür durumlarda insanlar sorumluluk duygusuyla hareket edip kusurlu olanın kaçmasını önlemeye çalışıyor.

Hindistan’da ilk dikkatimizi çeken şey özenle uygulanan bürokrasi… Havaalanında, kalacağımız yerde kayıt olurken ya da döviz bozdururken, pasaportumuzun fotokopisi çekiliyor, biz de bir takım formlar, defterler dolduruyoruz. Bu formalitelere karşın, yabancı olarak rahat edebileceğiniz bir kent Kolkata. Kolayca kalabalığın arasına karışabilir, insanların gerçek anlamda “yaşadığı” sokaklarda teklifsiz dolaşabilirsiniz. Yine de bildiğimiz, aşina olduğumuz hiçbir yere benzemiyor bu kent. “Tokat gibi” (in your face) demiş internetteki kılavuzlardan biri Kolkata için. Nereden bakarsanız bakın, hayat, renkler, sesler ve kokular insanı çarpıyor.

Kentin sevdiğimiz bir tarafı da, adına kentsel dönüşüm denilen çılgın rant yarışından henüz payını almamış olması. Ancak, merkezin hemen dışında inşa edilmeye başlanan lüks siteler ve alışveriş merkezleri mutenalaşmanın yakın olduğunu haber veriyor. Kolkata’nın merkezinde zaman sanki bir yerde donmuş kalmış gibi. Bilinçli bir tercihle restore edilmeyip kaderine terkedilen sömürge yapıları bir hayalet şehir havası veriyor buraya. “Kolkata, yoksul değil, yoksullara kucak açmış bir kent” diyor bir arkadaş. Temel hizmetlerin ucuzluğuna ve yardımlaşmaya dikkat çekiyor. Dışarıdan bakanların Hindistan’da takmadan edemediği bir mesele de hijyen. Temizlikle ilgili Batılı standartlar bir yana, artan çevre sorunları kaygı veriyor. Kutsal sayılan Ganj Nehri’nin hali bir zamanların Haliç’ini aratmıyor. Öte yandan, sokakta tanık olduğumuz kimi eski usûl çevre dostu çözümleri de kıskanmadan edemiyor insan: yaprak tabaklar, tahta kaşıklar ve çömlek bardaklar…

Boş kaldığımız bir akşam Kolkatalı yönetmen arkadaşımızla kentin sokaklarına atıyoruz kendimizi. Meydan adı verilen büyük parkı geçip metroya biniyoruz. İstikamet bir zamanlar Metro Goldwyn Mayer’in işlettiği Metro sineması. Hâlâ Hint kültürünün canlı bir parçası sinema. Film izleyecek vaktimiz yok. Onun yerine verilen arada yüzlerce seyirciye bir şeyler satmaya çalışan satıcıları izliyoruz. Dostumuz bizi sinema binasının içindeki Metro Bar’a götürüyor. Burası sanatçıların da biraraya geldikleri bir birahane. Sigara dumanından göz gözü görümüyor. Bir ara elektrikler kesiliyor. “Beyler kapıya dikkat, hesap vermeden çıkan olmasın” diyor garsonlardan biri. Kendimiz evimizde hissediyoruz. Neyse ki, kesinti uzun sürmüyor.

Kolkata’yla ilgili anlatılacak daha çok şey var elbette. Ama başa dönecek olursak, gördüklerimiz bakış açımızla sınırlı elbette. Hindistan’ın bize hatırlattığı duygu genel bir yönsüzlük olarak tarif edilebilir.  Gemicilik terimi olarak doğan disoryentasyon (yönünü şaşırmak) sözcüğünün Doğu’yu yitirmek anlamına geldiğini hatırlatan Salman Rushdie, “Ayaklarının Altındaki Toprak” romanın karakterlerinden birine şunları söyletir: “Doğuyu kaybederseniz, yönünüzü, sübutunuzu, neyin ne olduğu ve olabileceğine dair bilginizi ve hatta hayatınızı kaybedersiniz”.  Bu aralar memlekette yaşanan derin çekişmelerden bir an için sıyrılıp yaptığımız bu yön ayarı bize iyi geldi doğrusu.

(Express 126, Şubat-Mart 2012)

Posted in Gezelim görelim | Tagged , | Comments Off

Dolaylı Öpücük


Monika İle Bir Yaz (Sommaren med Monika, Ingmar Bergman, 1953) filminin bu sahnesinde, Harry (Lars Ekborg) Monika’ya (Harriet Andersson) sigara uzatır ve yakar. Ardından ağzındaki sigarayı Monika’nınkine yaklaştırır ve ‘mangallar’. Sahneyi sinema tarihinin unutulmazları arasına sokacak olan, ‘hukukiheteroseksüelmonogami’den din kurumuna her şeye meydan okuyan Monika’nın kameraya dönüp biz izleyicilere uzun uzun bakmasıdır. Yönetmen  Bergman’a göre seyriciyle “doğrudan ve pervasızca” ilişki kuran bu ilk sinema sahnesi, özyansıtmacı (self-reflexive) bir vurgu olarak tartışılır ve göndermede bulunur.

Ancak, bizim konumuz sinemada dördüncü duvarın kırılması değil, “dolaylı öpücük”: Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, yiyecek ya da içecek ikramı aracılığıyla sevenlerin dudaklarını birbirlerine değdirmeden öpüşmesi… Bu tarz tükürük damlası paylaşımının romantize edilmesi aslında çok eski dönemlere ait. Ovid, sevilen varlığın kadehinden içmenin mahremliğinden dem vuruyor.

Arzunun bu yolla stilize edilmesine sinemada da çokça rastlanıyor. Kara Dul’da (Black Widow, Bob Rafelson, 1987) Theresa Russell’ın Debra Winger’a kendi dalış tüpünden hava vermesi ya da Harry Potter ve Ölüm Yadigârları’nda (David Yates, 2010) Hermione’nin Harry’nin şişesinden kaymak birası içmesi ve Ron’un şüphelenmesi akla gelen örneklerden bazıları. Dolaylı öpücük anime ve mangada da oldukça yaygın.

Bu fiziksel teması yeniden aklıma düşüren geçtiğimiz günlerde izlediğim Zindagi Na Milegi Dobara (Hayata ikinci kez gelinmez, Farhan Akhtar, 2011) oldu. Filmin bir sahnesinde, Laila’dan dalış dersleri alan Arjun (Kara Dul’u andırır biçimde) onun borusundan hava çekiyor. Aslında, Hint sinemasında yakın döneme kadar geçerli olan sansür kodları arzunun bu yolla bastırılmasını zorunlu kılıyordu. Salman Rüşdü’nün Geceyarısı Çocukları kitabının kahramanı Salim Sina, dolaylı öpücük geleneğinin nasıl doğduğunu şöyle kurgular:

Pia razı olmuştu; yarısı Homi Catrack yarısı da D. W. Rama Stüdyoları (Pvt.) Ltd tarafından finanse edilen Hanif’in ilk filminde başroldeydi – filmin adı Keşmir Âşıkları’ydı; yarış müptelalığına denk gelen günlerden birinde Emine Sina filmin galasına gitti. Muhterem Valide’nin sinema nefreti yüzünden annesiyle babası gelmediler çünkü Adem Aziz artık onunla mücadele edecek gücü kendinde bulamıyordu – Mian Abdullah’la birlikte Pakistan’a karşı savaş verdiği halde, karısı ülkeyi övdüğünde de onunla münakaşaya girmiyor, sadece geri kalan son güç kırıntısıyla Pakistan’a gitmemek için ayak diretiyordu – ama kayınvalidesinin yemekleri sayesinde kendine gelen fakat sürekli onunla yaşamaktan da pek memnun olmayan Ahmet Sina ayağa kalkıp karısına eşlik etti. Hanif, Pia ve filmin erkek artisti, Hindistan’ın en başarılı “esas oğlanlarından I. S. Nayyar’ın yanındaki koltuklarına oturdular. Henüz bilmeseler de bir yılan pusuda bekliyordu… ama önce Hanif Aziz’in filmin tadını çıkarmasına izin verelim; çünkü Keşmir Âşıkları dayıma kısa da olsa gösterişli bir zafer anı yaşatacaktı. O günlerde esas çocuklarla başkadın oyuncuların perdede birbirlerine dokunmasına izin verilmiyordu, nedeni de memleket gençliğini kötü yola sevketme korkusuydu… ama Âşıklar başladıktan otuz üç dakika sonra gala izleyicileri şaşkınlıkla mırıldanmaya başladılar çünkü Pia ve Nayyar öpmeye başlamışlardı – ama birbirlerini değil bir şeyleri.

Pia, boyalı dudaklarının zengin dolgunluğuyla bir elmayı öpüp Nayyar’a uzattı; Nayyar elmanın öteki yüzüne erkeksi tutkulu ağzını dayadı. Dolaylı öpücük adı verilen şeyin doğuşuydu bu – şimdiki sinemamızdaki bütün fikirlerden çok daha incelikli bir fikirdi bu; özlem ve erotizm doluydu! Pia ve Nayyar’ın aşkları, arka plandaki Dal Gölü ve buz mavisi Keşmir göğü önünde, pembe Keşmir çayının içildiği bardaklara kondurulan öpücüklerle kendini ifade ederken, sinema izleyicileri (şimdilerde, bir çalının arkasına genç bir çift girdikten sonra çalı gülünç bir biçimde sarsılmaya başlayınca coşkuyla neşeleniyorlar – işte bu kadar düştük) perdeye mıhlanmış gibi izliyorlardı; Şalimar çeşmeleri yanında oyuncular dudaklarını bir kılıca bastırıyorlardı…

Salman Rüşdü, Geceyarısı Çocukları, İstanbul: Metis, 2000, çev. Aslı Biçen

Yeşilçam, arzunun temsili konusunda Hint sinemasına oranla daha cesur olmasına karşın, malum nedenlerle mahrem yakınlaşmalara yer vermez. Bunun yerine sevişmeler doğa manzaralarına yapılan ani kesmelerle ima edilir. Ancak, bu konuyu başka bir yazıya bırakalım.

Posted in dünya sineması, filmler | Tagged , | 2 Comments

sinemasal tesadüfler ya da “panoramik algı”

Amélie filmini izleyenler hatırlar. Filmin giriş bölümünde kahramanımız hayat hikâyesini özetler. Sahnelerden birinde Amélie karanlık bir sinema salonunda film izlemektedir. Bizlere dikkatli bir göze sahip olduğunu belirtir. Fısıldayarak filmlerde “hiç kimsenin görmediği ayrıntıları yakalamayı sevdiğini” söyler. Bu konudaki becerisine ilişkin verdiği örnek Truffaut’nun Jules ve Jim (1962) filmindendir. Amélie’nin dikkatimizi çektiği sahnede arka plandaki camın üzerinde bir sinek yer alır. Jeanne Moreau, Jim’i öpmek üzeredir. Sinek ağzının içine girecekmiş gibi görünür.

Nedir Sinema! (What Cinema Is! Bazin’s Quest and its Charge, Wiley-Blackwell, 2010) adlı kitabında bu sahneye değinen Dudley Andrew, bunun basit bir tesadüf ya da hata olduğunu belirtiyor. Andrew bu örneği, “Cahiers aksiyomu” olarak adlandırdığı gerçekçi yaklaşım ile Amélie’nin yönetmeni Jeunet’yi de dahil ettiği “cinema du look” olarak anılan her şeyi önceden tasarlayan anlayışı karşılaştırmak için kullanıyor.

Andrew, bu sahnenin ayrıntılarını Jules ve Jim’in görüntü yönemeni Raoul Coutard’a sormuş. Coutard, sahnenin doğa (beklenmedik ve olağanüstü güzellikteki bir sabah güneşi) ile kurmacanın yanyana gelmesinden doğan bir mucizenin ürünü olduğunu kaydediyor. Görüntü yönetmenin belirttiğine göre, iki aşığın silüetini yakalamaya çalışırlarken sineğin çerçeveye girmesine engel olamamışlar, planı çok beğenen Truffaut da yeniden çekime gerek duymamış.

Dudley Andrew, sürrealistlerin de benzer biçimde sinema perdesini tarayıp yönetmenin görmediği ayrıntıları bulmaya çalıştıklarını hatırlatıyor. Christian Keathley bu türden bir tarama işlemine ‘panoramik algı’ adını veriyor.

Benzer sinemasal tesadüflerle sizler de karşılaşmışsınızdır. Ancak, çerçevenin içerisine giren mikrofonları bunlarla karıştırmamak lazım. Zira, orada kabahat filmin çerçeve oranına uygun kaşeyi (maske) kullanmayan sinema salonunun.

Benim aklıma ilk olarak Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları’ndan (1964) bir sahne geldi. Filmi defalarca ekrandan izlediğim halde görmediğim bu ayrıntıyı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi arşivine ait 35 mm kopyayı sinema salonunda izlerken fark ettim.  Filmin dönüm noktalarından birini oluşturan Fatma’nın intihar sahnesinden önce, Murat (Tanju Gürsu) onun çalıştığı randevuevinin yerini tespit eder. Kardeşi Selim’e (Cüney Arkın) haber verir. Birlikte Fatma’yı bulmak üzere apartmana girecekleri sırada yoldan bir kedi geçmektedir. İki kardeşle kedinin yolları tam apartman kapısının önünde kesişir. Kedi siner ve olduğu yerde kalır. Murat ve Selim apartmandan içeri girdikten sonra hareket etmeye hazırlanır, ancak bu sırada Kemal ve nişanlısını taşıyan taksi apartmana yanaşır. Kedi yerinden kımıldayamaz. Bu sinemasal tesadüfün, dramatik gerilime olduğu kadar filmin gerçekçilik yanılsamasına da katkıda bulunduğu yadsınamaz. Keşke, görüntü yönetmeni Çetin Gürtop ya da Halit Refiğ’e bu sahneyi sorma şansımız olsaydı…  Bilmem sizlerin panoramik algısına bu türden tesadüfler takıldı mı.

 

Posted in filmler | Tagged , | Comments Off

bir film olsaydınız…

Tim Hamilton, Fahrenheit 541

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin İmamın Ordusu ile ilgili aldığı imha kararı, Nazilerin kitap yakma eyleminin elektronik çağa uyarlanmış biçimi olsa gerek. Ama anlaşılan kararı hayata geçirmeye çalışanlar, bu çağda böylesi bir girişimin beyhudeliğinin farkında değiller.

Bu tuhaf girişim herkesin aklına Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 romanını ve François Truffaut imzalı sinema uyarlamasını akla getirdi. Kitabı bulundurduğu gerekçesiyle basılan İthaki yayınlarının aynı zamanda Fahrenheit 451‘in yayıncısı olması olayı daha da manidar kılıyor.

Tim Hamilton, Fahrenheit 451

Fahrenheit 451‘in Tim Hamilton imzalı çizgiroman uyarlaması ise Epsilon tarafından yayınlanmış. Ray Bradbury bu uyarlama için kaleme aldığı önsözde, şunları söylüyor:

Bu giriş yazısını okuyan herkese, bir süre düşünmelerini ve ezberlemeyi ve karşısına çıkacak her türlü sansürden ya da ‘itfayeciler’den korumayı en çok isteyecekleri kitabı seçmelerini tavsiye ediyorum. Ve sadece bu kitabı seçmekle kalmasınlar, neden onu ezberlemek istediklerini ve neden bunun gelecekte hatırlanmaya ve anlatılmaya değer bir kitap olduğunu açıklasınlar. Bence okuyucularım bir araya gelip de hangi kitapları neden seçtiklerini açıkladıkları ve ezberledikleri kitapları birbirlerine anlattıkları zaman eğlenceli anlar yaşayacaklardır.

Ray Bradbury, Temmuz 2009, Önsöz, Fahrenheit 451.

Oldukça kışkırtıcı bir düşünce. Peki bunu filme uyarlamaya ne dersiniz? Eğer sansürden korumak için tek bir film seçecek ve ezberleyecek olsanız bu hangisi olurdu? Neden? Ve tabi bu filmi nasıl anlatırdınız?

Çok zor değil mi? Buna karşın, aklıma gelen ilk yanıt, Au hasard Balthazar (Robert Bresson, 1966). Nedenlerini de başka zaman açıklarım umarım…

Tim Hamilton, Fahrenheit 451

Posted in filmler | Tagged , , | 1 Comment

“en iyinin iyisi”

Dipnot Yayınları’nın sinema dizisi yavaş ama özenli adımlarla ilerliyor. Dizinin son kitabı Ertan Yılmaz’ın çevirdiği bir Godard biyografisi oldu. İşte kitaptan kısa bir tadımlık. Colin MAcCabe, Godard’ın sinemasının bütününü değerlendiriyor:

Godard’ın imgeye bağlanımı ve ona saygısı dünyanın geleceği açısından eleştireldir, çünkü her türlü iyimser bakış açısı işit-görsel medyamızı gerçek enformasyon kaynaklarına dönüştürmeye yönelik gerçek girişimleri, Godard’ın derslerinin can alıcı olduğu girişim- leri içermelidir. Ancak böylesi bir argüman aynı zamanda Godard’ın sanatının zorluğunu ve zorunlu olarak az sayıda izleyicisi olduğunu hesaba katmak zorundadır. Godard Cannes’da Sinema Tarih(ler)i için basın konferansında, kendisinin ve Miéville’nin izleyicisinin en doğru bir şekilde dünyadaki 100.000 arkadaş olarak tanımlanabileceğini söyledi.

20. yüzyılda avangard sanat ile ilerici bir politika arasında ilişki kurma çabalarının tümü iç karartıcı başarısızlıklar olmuştur. Godard’ın izleyiciyle ilişkisini arkadaşlık açısından tanımlaması o politik söylemlerin terimlerini değiştirir. Shelley’in insanlık için yasa yapma vaadinde bulunduğu Romantikler’den itibaren sanat dünyayı kurtarmayı vaat etmiştir. Eğer sonsuzluk üzerine bu hümanist iddiayı ve estetik kurtuluşa dair politik vaadi reddedersek, o zaman belki de geriye kalan tek şey bireysel tanıklıktır. Bu yazıyı yazarken kendimi tekrar ve tekrar Godard’ın sinemasına bağladığımı biliyorum. Yaşam çoğu kez yorucu hale gelir; hepimiz, kendi kusmuğuna dönen köpek gibi, ne yazık ki sınırlı bir repertuar içinde yineleme yapmakla suçlanırız. Ancak bu sinema, merak uyandırmada, aydınlatmada ve bilgilendirmede asla başarısız olmadı. Filmlerin çoğunu elde etmek aşırı derecede zordur. Yine filmlerin çoğu bu sinemanın hazinesini vermeye başlamadan önce sürekli izlenmeyi gerektirir.  Bu sinemanın bir bölümü inişli çıkışlıdır. Ancak en kötüsü bile zekicedir ve en iyinin iyisi oradadır.

Colin MacCabe, Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi, çev. Ertan Yılmaz, Dipnot.

Posted in kitap | Tagged , | Comments Off

Richard Leacock (1921-2011)

Geçtiğimiz hafta 89 yaşında ölen Richard Leacock hiç kuşkusuz belgesel sinemanın en önemli isimlerinden biriydi. Doğrudan Sinema (Direct cinema) akımının öncüsü olan Leacock, sinemaya olan ilgisinin 11 yaşında Trans-Siberya demiryolunun inşasını konu alan Turksib (Victor A. Turin, 1929) filmini izledikten sonra başladığını belirtiyor. Bu filmin ardından bir kamera edinmeye karar veren Leacock, ilk filmi Kanarya Adaları Muzları’nı 14 yaşında çekti ve kurguladı.  Film teknolojisini daha iyi öğrenebilmek için Harvard’da fizik okudu. Savaş fotoğrafçılığı deneyiminin ardından Luisiana Öyküsü’nde Robert Flaherty’nin asistanlığını yaptı. Kısa yaşam öyküsünü ve başlıca filmlerini, Leacock’ın yazımına katkıda bulunduğu Wikipedia maddesinden takip edebilirsiniz.

Esas üzerinde durmak istediğimiz konu, Leacock’un 1960’ların sonunda Godard’la kurduğu işbirliği ve bunun sonucunca gelen One A.M ya da One P.M adlı yarım kalmış proje… Hikâye, Leacock’un ortağı belgeselci D.A. Pennebaker’la birlikte Godard’ın Çinli Kız (La Chinoise) filminin ABD dağıtımını üstlenmesiyle başlıyor. Leacock ve Pennebaker filmin gösterimlerine katılmak üzere Godard’ı 1968’de ABD’ye davet ederler. Bu ziyaret sırasında Godard’la birlikte One A.M. (One American Movie) (Bir Amerikan Filmi) adlı bir film çekmeyi tasarlamaktadırlar. Gerisini Colin MacCabe’in geçtiğimiz günlerde yayınlanan Godard biyografisinden dinleyelim:

Bu film Kara Panterler’in liderlerinden biri olan Eldridge Cleaver’dan genç bir Wall Street bankerine kadar Amerika’nın bir portresiydi ve karşı-kültürün rock ikonlarından Jefferson Airplane ile zirvesine çıkıyordu. Hem Leacock hem de Pennebaker çekimlerde kameraman olarak çalıştılar ve Godard daha sonra kameranın neyi çektiğini hiç bilmediğinden şikayet etti. Ancak bu hoşnutsuzluk kendisini çekimler sırasında göstermedi. Bu yalnızca Godard’ın kendisini çekimler sırasında adı Bir Amerikan Filmi (One A. M. [One American Movie], 1968) olan filmi tamamlayamaz bulduğu kurgu odasında ortaya çıktı.

Colin MacCabe, Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi, çev. Ertan Yılmaz, Dipnot Yayınları, 2011, s. 252-53.

Godard, projeden çekildi. Ancak, mali açıdan ortak yapımcılara karşı sorumlu olan Pennebaker’ın filmi tamamlaması gerekiyordu. Filme Paralel Bir Film (One P.M.—One Parallel Movie) adını verdi. Godard daha sonraları bu filmi Bir Pennebaker Filmi (One P. M.) olarak adlandıracaktır. Filmle ilgili ayrıntılı bir yazıyı şu adreste bulabilirsiniz.

Godard’ın Leacock ve Pennebaker’ın sinemasıyla ilişkisi oldukça tartışmalıdır. 1963-64’de Cahiers du cinéma sözlüğünün Leacock maddesini yazar (Jean-Luc Godard, ‘Richard Leacock’, ‘Dictionnaire de 121 Metteurs en Scene’ içinde, Cahiers du Cinema, XXV (December 1963-January 1964), 40) ve onun kameranın konumunu iyice düşünmeksizin ham gerçekliği yakalama fikrini eleştirir. Godard’a göre Doğrudan Sinemacılar,

filmleri estetik olarak düşünmüyordu; çekim açısı ya da objektif meselesini göz önüne almıyorlardı. Ancak Godard’a göre bu sorular olmaksızın, yönetmen ile izleyici arasındaki bir ilişki olarak kamerayı düşünmeksizin, gerçekliği yakalama şansı yoktu. Cahiers du cinéma okuyucularına Leacock’un filmini izlemek yerine Kennedy’nin başkanlık seçimi kampanyası üzerine bir kitap satın almalarını tavsiye etti (G: 202-203/I: 250-51). Aynı yıl başında Godard Fas’ta (Jean Seberg’in canlandırdığı) başrol oyuncusunun kendini içinde bulduğu dünyayı hiç anlayamayan Patricia Leacock adlı bir televizyon muhabiriyle ilgili bir kısa film (Büyük Dolandırıcı [Le Grand escroc, 1963]) çekmişti. Aynı dönemde Godard, Leacock’un filmleriyle yeterince ilgilenmişti, çünkü 1964 yılında Paris üzerine çekeceği bir kısa film (Montparnasse-Levallois) için onun kameramanı Albert Maysles’i kullanmak istiyordu. Bu film kurmaca olsa da, Godard, Maysles’den “sanki üzerinde hiçbir kontrolü olmayan olayların karşısında duruyormuş gibi, bir haber filmi kameramanı tarzında çekim yapmasını” istedi. “Olayı mümkün olan en iyi şekilde düzenlemeye çalıştım, ancak teatral bir yapım gibi yönetmedim” (G: 212/I: 259).

Colin MacCabe, Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi, çev. Ertan Yılmaz, Dipnot Yayınları, 2011, s. 251-52.

Richard Leacock’un yayına hazırlanmakta olan özyaşamöyküsü Orada Olma Duygusu: Bir Yönetmenin Anıları’nı merakla beklediğimizi belirtelim. Bir Dijital Video Kitap olarak tasarlanan bu anılarla ilgili daha fazla bilgiyi de Canary Banana Films’den alabilir ve önsiparişte bulunabilirsiniz.

Posted in belgesel | Tagged , , | Comments Off

kitabın cildi

Sinemanın en genç ruhlu büyükannesi Agnès Varda Sight & Sound’un Mart sayısında Daniel Trilling’e nefis bir röportaj vermiş. Varda, evindeki vitrinin ödüllerle dolu olduğunu ancak film çekmek istediğinde para bulamadığını söylüyor: “İnanılmaz ama bana güvenmiyorlar”. Ancak, bu durum Varda’nın keyfini kaçırmışa benzemiyor: “Bir anlamda bundan gurur duyuyorum. Godard bir gün bana ‘la marge, c’est ca qui tient le livre’ (Kitabı birarada tutan cildidir) demişti”.

“Bu bazen ‘başarısızlığıma’ karşı teselli duygusu veriyor. Je tiens le livre! (Ben kitabın cildiyim!). Sinema dünyasının benim gibi insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Milyonlarca kişiyiz, tek başıma değilim. Başarılı olsalar da olmasalar da çalışmaya devam ediyorlar, sinema üzerine çalışıyorlar, onu anlamaya çabalıyorlar”.

Posted in haftanın sözü | Tagged | Comments Off

giden yılın ardından

Adettendir yıl sonunda bir önceki yılın muhasebesini yapan listeler çıkarmak. Biz biraz geç kaldık. Böyle bir listeye girişmeden bakalım başkaları ne demiş:

Continue reading

Posted in Uncategorized | Tagged | Comments Off

aforizmalar-3

Desen: Franz Kafka

10.

A.’nın burnu pek havalarda, iyilik yolunda hayli ilerlediğini sanır, bunun nedeni, cazibesi gittikçe artan bir nesne olarak şimdiye kadar hiç bilmediği yönlerden gelen ayartmalara kendini açıkça maruz kalmış hissetmesidir. Oysa gerçek neden, büyük bir şeytanın içine girip yerleşmesi, sayısız küçük şeytanın da büyüğüne hizmet etmek için koşturup durmasıdır.

22.

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

24.

Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olmayacağını anlamaktır mutluluk.

Franz Kafka, Aforizmalar, çev. Osman Çakmakçı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

Posted in ondan bundan | Tagged | Comments Off